MyStoryBölüm 3 / 6

Bölüm 3 / 6

Bir insanın hayatı gerçekten tek bir bedduayla değişebilir mi?

Akgün, şirket binasının giriş kapısına kadar nasıl getirildiğini tam olarak hatırlamıyordu. Sanki birkaç dakikalık zaman dilimi zihninden silinmişti.

Beril'in asistanı olduğunu düşündüğü genç kadın onu koridorlardan geçirip asansöre bindirmiş, ardından güvenlik görevlilerine teslim etmişti. Üstelik gitmeden önce, bir daha binaya alınmaması gerektiğini özellikle tembihlemişti.

Sonra da geldiği gibi hızla uzaklaşmıştı.

Akgün hâlâ olanları anlamlandırmaya çalışıyordu.

Bu yaşananların mantıklı bir açıklaması olmalıydı.

Olmak zorundaydı.

Şirketin girişinde duran güvenlik görevlilerine baktı.

Neyse ki onları tanıyordu. En azından öyle olduğunu düşünüyordu. İri yapılı, geniş omuzlu güvenlik görevlisini görünce içine az da olsa su serpildi. Adının Cabbar olduğundan emindi.

Onu yıllardır tanıyordu. En azından tanıdığını sanıyordu.

Duruşunu düzeltti.

Omuzlarını geriye attı.

Şimdi bu saçmalığı sonlandıracaktı.

Tam konuşmaya hazırlanıyordu ki Cabbar aniden kolundan yakaladı. Öyle sert tutmuştu ki Akgün ne olduğunu anlamakta zorlandı.

"Ne yapıyorsun sen?" diye bağırdı.

Cabbar hiçbir şey söylemedien onu sürüklemeye devam etti.

Akgün topuklu ayakkabılarının üzerinde dengesini kaybediyor, neredeyse tökezliyordu.

"Elimi bırak!"

Sesi şirket lobisinde yankılandı.

Ancak Cabbar'ın yüzünde en ufak bir değişim olmadı. Sanki bir insanı değil de dışarı çıkarılması gereken istenmeyen bir yükü taşıyordu.

Akgün'ün öfkesi giderek büyüyordu. Hayatı boyunca kimse ona bu şekilde davranmamıştı.

Kimse.

Şirketin çıkış kapısına yaklaştıkları sırada derinden gelen tok bir ses duyuldu.

"Durun."

Tek kelimelik emir havayı yarıp geçti.

Cabbar anında durdu.

Akgün de istemsizce başını sesin geldiği tarafa çevirdi. Sabah işe geç kaldığı için onu azarlayan adamdı.

Güneş ışıkları geniş camlardan süzülüyor, adamın üzerine düşerek sert yüz hatlarını daha belirgin hale getiriyordu. Adam ağır adımlarla onlara doğru yürümeye başladı. Acelesi yok gibiydi.

Kendinden emin duruşu bulunduğu her ortamı dolduruyordu. Uzun boyu, geniş omuzları ve ölçülü adımları ona istemsiz bir ağırlık katıyordu.

Sanki yürümüyor da bulunduğu yere hükmediyordu.

Akgün bundan rahatsız oldu. İnsanların böyle görünmesinden hoşlanmazdı. Özellikle de kendisinden daha güçlü görünmeye çalışmalarından.

Adam yanlarına ulaştığında bakışlarını Cabbar'a çevirdi. Fakat gözleri aslında Akgün'ün üzerindeydi.

"Ne oluyor burada?"

Sesinde saklanmayan bir öfke vardı.

Cabbar hemen cevap verdi.

"Beril Hanım'ın emri."

Akgün'ün kolunu hâlâ sıkıyordu.

"Şirkete adım atmayacak."

Onun hakkında konuşurken kullandığı ton, Akgün'ün sinirlerini daha da bozdu.

Adeta değersiz bir eşya hakkında konuşuyordu.

Adamın bakışları bir anlığına Cabbar'ın eline kaydı.

Tek kelime etmedi.

Tek bir bakış attı.

Ama o bakış yetmişti.

Cabbar anında elini çekti.

Sanki farkında olmadan hata yapmıştı.

Başını hafifçe eğdi ve hiçbir şey söylemeden uzaklaştı.

Akgün ise acıyan kolunu ovuşturdu. Derisinin üzerinde parmak izleri belirginleşmeye başlamıştı.

Canı yanıyordu. Başını kaldırıp karşısındaki adama baktı. Bu kez daha dikkatli inceledi.

Keskin çene hattı.

Koyu renk gözler.

Kontrollü mimikler.

İnsanı huzursuz edecek kadar sakin bir yüz ifadesi.

"Kimsin sen?"

Duruşunu dikleştirdi. Çenesini hafifçe kaldırdı.

Kaşlarından birini yukarı çekerek meydan okuyan bir bakış attı. Sanki birkaç dakika önce güvenlik görevlisi tarafından dışarı sürüklenen kişi kendisi değilmiş gibi davranıyordu.

Adamın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı.

Gülümsemeye benzer bir şeydi.

Ama o kadar kısa sürdü ki gerçek olup olmadığından emin olmak zordu.

"Kim olduğumu bildiğini sanıyordum."

Gözlerinde yine o tuhaf öfke parladı. Normal şartlarda açıklama yapmayı seven biri değildi.

Fakat nedense Akgün'e karşı tamamen kayıtsız kalamıyordu.

"Kim olduğunuzu bilmiyorum."

Akgün'ün sesi sertleşti.

"Üstelik artık öğrenmek istediğimi de sanmıyorum."

Arkasını döndü. Daha fazla saçmalık dinlemeye niyeti yoktu. Ya aklını kaybediyordu...

Ya da biri ona hayatının en büyük şakasını yapıyordu.

İlk ihtimal daha mantıklı görünüyordu.

Çünkü ikinci ihtimali gerçekleştirebilecek kadar cesur birini tanımıyordu. İnsanlar Akgün'e karşı her zaman dikkatli davranırdı.

Saygı gösterirlerdi.

Mesafelerini korurlardı.

Onun izin verdiği kadar yaklaşabilirlerdi.

Bu yüzden yaşananların hiçbir mantığı yoktu.

Adam, Akgün uzaklaşırken olduğu yerde kaldı.

Uzun süre arkasından baktı. Yüzünde okunması zor bir ifade vardı.

"Nasılsa geri gelecek."

Düşüncesi zihninden sessizce geçti. Şimdilik ona zaman tanımak daha doğru görünüyordu.

Akgün ne kadar yürüdüğünü fark etmemişti.

Öfkesinin ve karmaşasının peşinden sürüklenirken kendini hiç bilmediği bir yerde buldu.

Durdu.

Etrafına baktı.

Kaşları çatıldı.

Burayı daha önce görmediğinden emindi.

Karşısında yükselen ağaçlar gökyüzünü neredeyse tamamen kapatıyordu. Toprağın ve yaprakların ağır kokusu havaya sinmişti. Ormanlık bir alandaydı.

Fakat bu mümkün değildi. Şirketin yakınlarında böyle bir yer yoktu. Olsaydı bilirdi. Akgün kontrolü severdi. Hayatındaki her şeyi.

Yolları.

Trafiği.

Randevuları.

Alternatif güzergâhları.

Her şeyi önceden hesaplar, planlar ve ona göre hareket ederdi.

Peki yürüyüş mesafesindeki bu ormanlık alanı hiç fark etmemiş olma ihtimali neydi?

"Sıfır."

Bunu kendi kendine fısıldadı.

Ayakları artık ağrımaya başlamıştı. Topuklu ayakkabıları her adımda ayağına batıyordu.

Arabasını şirketten almadan çıkmış olmasına ilk kez pişman oldu.

"Olanlar bende akıl mı bıraktı?"

Sözler istemsizce dudaklarından döküldü.

Ardından kısa ve sinirli bir kahkaha attı.

Son zamanlarda hiç yapmadığı şeyler yapıyordu.

Yakınındaki büyükçe bir kayanın üzerine oturdu.

Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Bulutsuz, masmavi bir gökyüzü...

Sanki dünya tamamen normalmiş gibi görünüyordu. Tam gözlerini kapatacakken arkasından gelen bir ses duydu.

Fısıltıya benziyordu.

Çok hafifti.

Ama kesinlikle vardı.

Akgün anında ayağa kalktı. Kalbi yeniden hızlandı.

Sesin geldiği tarafa döndü. Kimse yoktu.

Bir süre bakmaya devam etti. Sonra gözleri bir noktaya takıldı. Ağaç dallarının ve sarmaşıkların ardında gizlenmiş bir şey vardı. İlk bakışta fark edilmiyordu.Kapıya benziyordu. Belki de mağara girişi.

Tam yaklaşmak için adım atacaktı ki zihninde başka bir düşünce belirdi.

"Ya ayı yuvasıysa?" Bir anda durdu.

Hatta refleksle birkaç adım geri çekildi.

Tam o sırada ormanın derinliklerinden yükselen uluma sesi duyuldu. Ulumayı kuş sesleri takip etti.

Sonra tanımlayamadığı başka hayvan sesleri.

Tüyleri diken diken oldu. Birkaç saniye boyunca yerinden kıpırdayamadı. Korku bedenini kilitlemişti.

Sonra mantığı geri döndü. Arkasını döndü.

Ve koşmaya başladı.

Topuklu ayakkabılarla koşmak işkenceydi.

Buna rağmen durmadı. Dalları, taşları ve kökleri umursamadan koştu.

Nefesi kesilene kadar...

Bacakları yanana kadar...

Yaklaşık on dakika sonra kendini yeniden şirketin bulunduğu caddede buldu. Ellerini dizlerine dayadı.

Göğsü hızla inip kalkıyordu. Nefesini düzene sokmaya çalışırken alnından süzülen ter damlaları yanağına indi. Bir süre olduğu yerde kaldı.

Sonra doğrulup arabasına yöneldi.

Arabasının yanına ulaştığında omurgasından aşağı soğuk bir ürperti indi.

İzleniyordu.

Bundan emindi.

Başını kaldırıp etrafına baktı.

Kaldırımda yürüyen insanlar...

Şirkete girip çıkan çalışanlar...

Trafikte ilerleyen araçlar...

Her şey normal görünüyordu. Kimse ona bakmıyordu. Kimse onu takip etmiyordu.

Ama yine de o his kaybolmuyordu.

Hızla kapıyı açıp şoför koltuğuna geçti. Motoru çalıştırdı, ayağını gaza bastı. Evine ulaşana kadar hiçbir şey düşünmek istemiyordu.

Sadece sıcak bir duş. Ardından uzun bir uyku.

Belki uyuyup uyandığında her şey normale dönerdi.

Belki bütün bunlar korkunun yarattığı bir kabustu.

Belki...

Ama gerçekten düzelir miydi?

Bu sorunun cevabını kendisi de bilmiyordu.

Eve vardığında güneş yavaş yavaş alçalmaya başlamıştı. Akgün ağır adımlarla kapıya yöneldi.

Yorgundu. Hem bedenen hem zihnen.

Anahtarı çantasında bulup kilide yerleştirdi.

Kapıyı açtı.

Tam içeri adım atacaktı ki evin derinliklerinden gelen bir ses duydu.

Bir insan sesi.

Net.

Gerçek.

Ve evde kendisinden başka kimse olmaması gerekiyordu. Akgün olduğu yerde donup kaldı.

Kalbi bir kez daha hızlanmaya başlamıştı.

Uygulamada reklamsız oku