Bölüm 2 / 6
"Bir dilenciyi aşağılamak, hayatının en büyük hatası olabilir mi?" 👁️
Bütün gece kâbuslarla boğuşmuştu.
Rüyalarında, yaşlı kadınla yaptığı konuşmanın ardından ruhu türlü türlü nesnelere ve hayvanlara hapsoluyor, her seferinde farklı bir bedene sıkışıp kalıyordu. Kimi zaman karanlık bir kuyunun dibinde çırpınan bir kuş, kimi zaman kırık bir aynanın içinde yankılanan bir yansıma oluyordu. Ne kadar kaçmaya çalışsa da görünmez bir güç onu yeniden karanlığın içine çekiyordu.
Akgün, ter içinde irkilerek uyandığında önce nefes almakta zorlandı.Göğsü hızla inip kalkarken telaşla etrafına bakındı. Odası yerli yerindeydi. Duvarlar, perdeler, komodin... Her şey olması gerektiği gibiydi.Yatağın içinde doğrulup oturdu.Derin bir nefes aldı.Bir tane daha.Sonra bir tane daha.
Kalbinin göğüs kafesine vurmayı bırakmasını bekledi.
"Saçmalık..." diye mırıldandı kendi kendine.
Yaşlı kadından etkilenmişti sadece. Bilinçaltı ona oyun oynuyordu. Bunun başka açıklaması olamazdı.
Tam sakinleşmeye başladığını düşündüğü sırada evin içinden gelen bir takırtı sesi duyuldu. Akgün'ün bütün bedeni gerildi. Yataktan fırlayıp ayağa kalktı.
Evde yalnızdı. Öyle olması gerekiyordu.
Peki o ses neydi?
Yoksa yalnız değil miydi?
Aklına gelen ilk ihtimal yüzünden midesi düğümlendi. Odada volta atmaya başladı. Bir yandan düşünmeye çalışıyor, bir yandan paniğin yükselmesini engellemeye uğraşıyordu. Saniyeler hızla akıp gidiyordu. Sonunda dolaba yöneldi.
Askıdaki elbisesini sertçe çekip aldı ve yatağın üzerine fırlattı. Sonra bunun yeterli olmayacağını düşünüp gözlerini komodinin üzerindeki parfüm şişesine çevirdi. Oldukça pahalıya aldığı şişeyi eline alırken içi acıdı ama yine de bırakmadı.
Bir elinde elbise askısı, diğerinde parfüm şişesiyle odanın ortasında dikildi.
Normal şartlarda kriz yönetimi konusunda oldukça başarılıydı. Soğukkanlılığıyla övünürdü. Ama dün geceden sonra durum farklıydı. Şu an bırakın bir krizi yönetmeyi, panik atak geçirmemek için kendiyle mücadele ediyordu.
Kapıyı olabildiğince sessiz açtı. Parmak uçlarında yürüyerek salona geçti. Boştu. Bakışlarını mutfağa çevirdi. Orası da boştu. Evin diğer odalarını kontrol etmek için mutfaktan çıktığında gözleri bir anda giriş kapısına takıldı. Kapı ardına kadar açıktı.
Akgün hızla kapıya yöneldi. Dışarı baktı. Kimse yoktu. Yine de bütün evi baştan sona kontrol etti.
Dolap içleri, odalar, balkon...
Her yer boştu. İçine biraz olsun su serpildiğinde salondaki koltuğa bırakıp kendini.
Bütün bunların mantıklı bir açıklaması olmalıydı.
Dün gece eve korkmuş ve zihni karmakarışık halde dönmüştü. Muhtemelen kapıyı tam kapatmamıştı.
Sabah esen rüzgâr da kapıyı açmış, içeride duyduğu sesler de yine rüzgârın yarattığı gürültüden ibaret olmuştu.
Evet.
Kesinlikle buydu.
Başka türlüsü Akgün'ün akıl sağlığı açısından pek de iç açıcı sonuçlar doğurmazdı. Düşüncelerini daha fazla kurcalamadan saatine baktı. İşe gitmesine daha vardı. Mutfağa geçip hızlıca bir sandviç hazırladı. Masanın üzerine bıraktıktan sonra odasına dönüp spor kıyafetlerini giydi ve kendini dışarı attı. Kulaklıklarını takarken yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
Eve hırsız girdiğini düşünüp polisi aramak yerine elbise askısı ve parfüm şişesiyle saldırmaya hazırlanmış olması gerçekten komikti.
Kendi kendine başını salladı. Dün geceden beri yaşadığı her şey ona göre tam anlamıyla saçmalıktı. Çünkü korkunun olduğu yerde güç barınamazdı.
Ve Akgün güçlü bir kadındı.
"Hepsi o yaşlı cadının yüzünden..." diye söylendi.
Müziğin ritmine ayak uydurarak yürüyüşüne başladı. Dış görünüşüne ve sağlığına her zaman önem verirdi. Altı bin adımı tamamladıktan sonra eve dönüp hızlı bir duş aldı. Mutfak masasında kendisini bekleyen sandviçi yerken aklına dün tanıştığı adam geldi. Otuzlarının başlarında görünüyordu. Uzun boylu, fit ve kaslıydı.
Üstelik Akgün'ün standartlarına göre oldukça yakışıklı sayılırdı. Bu düşünceyle kaşlarını çatıp başını iki yana salladı.
Saçmalık. Erkek düşmanı değildi elbette.
Ancak herkesin hayatında belirli sınırlar vardı.
Akgün de her erkeğin kendisini kaldırabilecek karaktere sahip olduğuna inanmıyordu.
Haklı sebepleri vardı.
Kahvaltısını bitirdikten sonra hazırlanmak için odasına geçti. Beyaz gömleğini giydi.
Bej renkli yüksek bel pantolonunu üzerine geçirdi.
Saçlarını iri dalgalar halinde omuzlarına bıraktı.
Kehribar rengi gözlerini ön plana çıkaran iddialı bir makyaj yaptı. Ten rengi topuklu ayakkabılarını da giydiğinde aynadaki görüntüden memnun kaldı.
Anahtarlarını alıp evden çıktı. Kısa süre sonra iş yerine ulaştığında ise onu öfkeli bir çift göz karşıladı. Adamı tanımıyordu. Ama yüzü tuhaf bir şekilde yabancı da gelmiyordu.
"Neredesin sen?" dedi adam sertçe.
Kolundaki saati gösterdi.
"Saatten haberin var mı?"
Akgün şaşkınlıkla etrafına baktı. Koridor boştu.
Adamın kendisiyle konuştuğundan emin olunca kaşlarını kaldırdı.
"Bana mı diyorsunuz?"
Sesindeki şaşkınlık gizlenemiyordu.
Karşısındaki adam kim oluyordu da onunla bu şekilde konuşuyordu?
"Senden başka işe geç kalan olmadığına göre..." dedi adam. Bakışları Akgün'ün üzerinde dolaştı.
"Bu kılık kıyafet ne böyle? Düğüne mi gidiyorsun? Çabuk üstünü değiştir ve işinin başına geç."
Akgün daha cevap veremeden adam arkasını dönüp yürümeye başladı. Birkaç adım attıktan sonra durdu. Başını çevirip yeniden baktı.
"Bir daha geç kalırsan seni korumam ona göre."
Sonra hiçbir açıklama yapmadan uzaklaştı.
Akgün olduğu yerde kalakaldı.
"Beni biriyle karıştırdı herhalde..." diye düşündü.
Fakat bu saygısızlığın hesabını sormaya da kararlıydı. Kim olduğunu öğrenecek ve işine son verecekti. Saygısızlığa tahammülü yoktu.
Öfkeli adımlarla odasına yöneldi.
Tam kapıyı açacakken kapı içeriden açıldı.
"Hah! Beril..." dedi sertçe.
"Girişte bir adamla karşılaştım. Kim olduğunu öğren ve hemen işine son ver."
Karşısındaki kadın önce anlamamış gibi baktı.
Ardından kaşlarını kaldırdı.
"Hanım?" dedi soğukça.
"Beril Hanım diyeceksiniz. Bu arada siz kimsiniz?"
Akgün birkaç saniye boyunca ona boş boş baktı.
"Kovuldun."
Ses tonu yükselmişti.
Beril'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Beni mi kovuyorsun?"
"Evet. Bu kez müsamaha göstermeyeceğim. Muhasebeye in ve çıkış işlemlerini yaptır."
Beril'i omzuyla kenara itip içeri girmeye çalıştı.
Ancak Beril onu durdurdu. Bu kez yüzündeki alaycı ifade kaybolmuştu. Akgün'ü baştan aşağı süzdü.
"Kimsin sen?"
Sorunun anlamı açıktı.
Kim olduğunu değil, kendisiyle nasıl bu şekilde konuşabildiğini sorguluyordu.
Akgün cevap verecekken arkadan gelen sesle döndü.
"Beril Hanım..."
Genç bir çalışan telaşla yanlarına geldi.
"İstediğiniz planlamalar hazır efendim. Başka bir isteğiniz var mı?"
Kız konuşurken neredeyse iki büklüm olmuştu.
Beril dosyaları elinden aldı. Soğuk gözlerle göz gezdirdi.
"Kahve." Tek kelimeydi.
Ama emir gibi çıkmıştı ağzından.
Kız hemen başını salladı.
Tam uzaklaşacakken Beril tekrar konuştu.
"Seni neden hâlâ kovmadığımı söyler misin?"
Genç kızın gözleri doldu. Eli ayağı birbirine dolaştı.
"Sakın karşımda ağlama."
Beril'in sesi daha da sertleşmişti.
"Git ve kahvemi getir."
Sonra göz ucuyla Akgün'e baktı.
Sanki rahatsız edici bir böceğe bakıyormuş gibiydi.
"Bunu da dışarı atın. Görmek istemiyorum."
Ardından odasına girip kapıyı sertçe kapattı.
Akgün olduğu yerde kalmıştı. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Az önce Beril'in karşısında ezilen genç çalışan ise çekingen adımlarla yanına yaklaştı.
"Çıkış bu taraftan efendim."
Akgün tepki veremeden koluna hafifçe dokundu.
Sonra onu kapıya doğru yönlendirmeye başladı.
Bu kez biraz daha kararlı davranıyordu.
Akgün ise hayatında ilk kez kendi iş yerinden yabancı biriymiş gibi çıkarılıyordu.