MyStoryBölüm 3 / 43

Bölüm 3 / 43

Rozerin 3

ÜÇÜNCÜ GÖZ

Hacı Seyit Efendi'nin evi, Midyat'ın eski çarşısının arka sokaklarındaydı. Ev, Mor Barsavmo Kilisesi'nin çan kulesini gören bir yokuşun başında duruyordu. İki asırlık sarı taştan yapılmıştı. Kapısının üzerindeki kitabede silik bir dua yazıyordu.

Sabahın erken saatinde sokağın iki ucunda jandarma araçları bekliyordu. Kaymakam, kimsenin eve silahla girmemesi için talimat vermişti. Bu yüzden iki aşiretin erkekleri de silahlarını arabada bırakıp gelmişti. Ama hiçbirinin elleri boş durmuyordu. Kimi tespih çekiyordu, kimi sigarasını parmaklarının arasında ezip duruyordu.

Divanhanenin bir yanına Karahanlar oturdu. Mahmut Ağa en baştaydı. Kenan onun sağındaydı. Amcalar ve amca oğulları arkalarında sıralanmıştı. Öbür yanda Aydınlar vardı. Ömer Aydın başı önünde oturuyordu. Kardeşi Reşit yanındaydı. Aralarındaki halının üzerinde kimse yürümüyordu. O halı, sanki iki toprağı ayıran bir sınırdı.

Hacı Seyit Efendi seksen yaşını geçmişti. Sakalı bembeyazdı. Sesi kısık çıkıyordu ama o konuştuğunda divanhanede çıt çıkmıyordu.

“Bismillah,” dedi. “Burada iki ocak oturuyor. İkisinin de ekmeğini yedim. İkisinin de cenazesinde bulundum. Otuz yıl önce bu iki ocağın arasına kan girdi. O kanı yıllarca kurutmaya çalıştık. Şimdi iki genç o yarayı yeniden açtı.”

Mahmut Ağa sözü aldı. Sesi titriyordu ama bu titreme korkudan değil öfkedendi.

“Hacı Efendi, benim kızım ortadan kayboldu. Namusum sokağa düştü. Midyat'ta artık başımı kaldıramıyorum. Ben bunun hesabını sormazsam bana adam demezler.”

Reşit Aydın kıpırdandı.

“Kız kendi rızasıyla gitmiş Mahmut Ağa. Bunu herkes biliyor.”

“Sus!” diye gürledi Mahmut Ağa. “Senin ağzından benim kızımın adı çıkmasın.”

Kenan babasının koluna dokundu. Sonra yumuşak bir sesle konuştu.

“Hacı Efendi, babam haklı. Ama biz de kan istemiyoruz. Bu zamanda kan davası kimseye yaramaz. Gençlerimiz hapse girer, çocuklarımız yetim kalır. Biz bu işin töreyle, adetle çözülmesini istiyoruz.”

Hacı Efendi başını salladı. Kenan'ın sözleri hoşuna gitmişti. Ömer Aydın ise ilk kez başını kaldırdı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Bütün gece uyumamıştı.

“Ne istiyorsunuz?” dedi. “Söyleyin, ne istiyorsanız söyleyin.”

Divanhane sessizleşti. Hacı Efendi bir süre tespihini çekti. Sonra kelimeleri tek tek seçerek konuştu.

“Ceylan sizin ocağınıza gitti Ömer. Bir ocaktan bir kız çıktıysa o ocağa da bir kız girmeli. Böylece iki taraf da eşit olur. Kimse kimseye borçlu kalmaz. Babalarımız, dedelerimiz böyle yaptı.”

Ömer Aydın'ın yüzü bembeyaz oldu.

“Benim tek kızım var Hacı Efendi.”

“Biliyorum.”

“Okuyor. Bu sene bitirecek. Kendi atölyesini açacaktı.”

“Biliyorum oğlum.”

Reşit Aydın bir şey söylemek istedi ama Ömer onu eliyle durdurdu. Ömer Aydın, divanhanenin ortasına, iki tarafı ayıran o halıya baktı. Uzun süre baktı. Sonra Mahmut Ağa'ya döndü.

“Kime verilecek?”

Bu kez cevabı Kenan verdi.

“Kardeşim Devran'a.”

Aydınların tarafında bir uğultu yükseldi. Herkes Devran'ın kazasını biliyordu. Midyat küçük bir yerdi. Karahanların ortanca oğlunun tekerlekli sandalyeye mahkûm olduğu dilden dile dolaşmıştı. İki yıldır konaktan çıkmadığını, kimseyle konuşmadığını da herkes duymuştu.

“Siz benim yeğenimi bir kötürüme mi vereceksiniz?” diye bağırdı Reşit.

Mahmut Ağa ayağa fırladı. İki taraftan da adamlar kalktı. Hacı Efendi asasını taşa vurdu. Ses divanhanede bir silah gibi patladı.

“Oturun! Hepiniz oturun!”

Herkes yavaş yavaş yerine çöktü. Hacı Efendi derin bir nefes aldı.

“Reşit, ağzından çıkanı kulağın duysun. Devran Karahan bu ocağın en akıllı evladıydı. Onun başına gelen, Allah'ın takdiridir. Bir insanın bacakları tutmuyor diye ona kötürüm denmez.”

Ömer Aydın hiçbir şey söylemedi. Sadece gözlerini yumdu. Gözlerinin kenarından bir damla yaş, yanağının çizgilerine karıştı.

“Kabul ediyorum,” dedi sonunda. Sesi bir fısıltı kadar zayıftı. “Kan dökülmesin diye kabul ediyorum.”

Mahmut Ağa başını salladı. Kenan babasının arkasında, kimsenin görmediği bir anda, belli belirsiz gülümsedi. O gülümseme, kardeşinin mutluluğuna sevinen bir abinin gülümsemesi değildi. Bir oyunda ilk taşını doğru yere koymuş bir adamın gülümsemesiydi.

Kenan, bu evliliğin Devran'ı daha da içine kapatacağını hesaplıyordu. Düşman kızıyla evlendirilmiş, sandalyeye bağlı bir kardeşi kimse ciddiye almazdı. Böyle bir kardeşin şirketteki hissesi için mahkemeden vasi istemek de çok daha kolay olurdu.

Hacı Efendi duasını okudu. Nikâhın üç gün sonra, cuma günü, Karahan konağında kıyılmasına karar verildi. Düğün yapılmayacaktı. Davul çalınmayacaktı. Kına gecesi olmayacaktı. Çünkü berdel bir sevinç değildi, bir bedeldi.

ROZERİN

Babam o akşam eve döndüğünde kapıyı çalmadı. Kendi anahtarıyla açtı. Ayakkabılarını çıkarırken eğildi ve uzun süre öyle eğik kaldı. Doğrulduğunda sanki on yaş yaşlanmıştı.

Annem mutfak kapısında duruyordu. Ben merdivenin ortasındaydım. Rojhat odasının kapısını aralamıştı. Hepimiz babama bakıyorduk. Babam ise hiçbirimize bakmıyordu.

“Rozerin, gel kızım,” dedi. “Otur şuraya.”

Divanın köşesine oturdum. Babam karşıma oturdu. Ellerimi ellerinin arasına aldı. Babamın elleri, telkari işlemekten nasır tutmuş, ince yaralarla dolu ellerdi. Bana ilk teli kıvırmayı o eller öğretmişti. Yedi yaşımdayken beni dükkânın tezgâhına oturturdu. “Gümüş sabırlı insanı sever,” derdi.

“Bavo, söyle,” dedim. “Ne olacaksa söyle.”

“Kızım, nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum.”

Sesi kırıldı. Bir daha denedi.

“Hacı Seyit Efendi'nin evinde toplandık. Karahanlar kan istiyordu. Cihan'ı bulsalar vuracaklardı. Bulamasalar Rojhat'ı, beni, amcanı, amca oğullarını vuracaklardı. Bu iş ancak öyle biterdi.”

“Biliyorum bavo.”

“Kan dökülmesin diye bir yol buldular.”

Annem mutfak kapısında elini ağzına bastırdı. Ben ellerimi babamın ellerinden çekmedim. Ama kalbim göğsümün içinde bir kuş gibi çırpınıyordu.

“Beni mi veriyorsunuz?”

Babam cevap vermedi. Gözleri doldu. Ben babamın ağladığını yalnızca bir kez, dedem öldüğünde görmüştüm.

“Kime?” dedim.

“Mahmut Karahan'ın oğluna. Devran'a.”

Adını duyunca aklıma bir an geldi. Üç yıl önce Mardin'de bir otelin açılışında uzun boylu bir adam görmüştüm. Üzerinde koyu renk bir takım vardı. Kalabalığın ortasında gülüyordu. Arkadaşlarım “Bu Karahanların oğlu,” diye fısıldamıştı. “Midyat'ın en yakışıklı adamı o.” Ben de bakmamaya çalışmıştım. Çünkü o bir Karahan'dı.

Sonra kazasını duymuştum. Herkes duymuştu.

“O adam yürüyemiyor bavo.”

“Biliyorum kızım.”

“Ben onu tanımıyorum bile. O beni hiç görmedi. Bizim aramızda otuz yıllık kan var. Ben o evde ne yaparım? Bana nasıl bakarlar?”

“Biliyorum.”

“Biliyorsan neden kabul ettin?”

Sesim yükseldi. Annem “Rozerin!” diye fısıldadı. Ama ben duramadım. İçimdeki bütün korku, bütün öfke bir anda dilimin ucuna geldi.

“Ben bir mal mıyım bavo? Bir tarla mıyım? Abim bir kızı kaçırdı diye bedelini neden ben ödüyorum? Ben ne yaptım? Ben sadece okudum, sadece sizin sözünüzü dinledim. Hayatımda bir erkeğin yüzüne bakmadım. Şimdi beni bir düşman evine, hiç tanımadığım bir adama gönderiyorsunuz.”

Babam başını öne eğdi. Ve ömrümde ilk kez babam bana yalvardı.

“Kızım, istemiyorsan söyle. Bu gece seni Diyarbakır'a, teyzene gönderirim. Sonra ne olursa olsun.”

“Ne olur peki bavo?”

Babam sustu. Cevabı ikimiz de biliyorduk. Ben gidersem Karahanlar, söz verdikleri kızı da kaçırdılar, derdi. Bu, ikinci bir hakaret olurdu. Kan dökülürdü. İlk kurşun belki Rojhat'a gelirdi, belki babama.

Rojhat'a baktım. Kapının aralığında duruyordu. Gözleri kocaman açılmıştı. Daha bıyıkları yeni terliyordu. Okulda futbol takımındaydı. Hayali, bir gün Diyarbakırspor'da oynamaktı.

“Tamam bavo,” dedim. Sesim bana ait değilmiş gibi çıktı. “Giderim.”

Babam ellerimi öptü. Ben ellerimi çekmek istedim. Bir babanın kızının elini öpmesi bana doğru gelmiyordu. Ama babam bırakmadı. Ellerimi alnına koydu ve öylece kaldı.

O gece annem odama geldi. Elinde bir tarak ve küçük bir kutu vardı. Yatağımın kenarına oturdu. Hiçbir şey söylemeden saçlarımı taramaya başladı. Ben küçükken her gece böyle yapardı.

“Kına yakmayacaklar,” dedi bir süre sonra. “Düğün de yokmuş. Davul da çalınmayacakmış.”

“Biliyorum yadê.”

“Benim kızım gelin oluyor ve bir türkü bile söylenmeyecek.”

Sesi titredi. Arkamı dönüp ona sarıldım. Uzun süre öyle kaldık. Sonra annem kutuyu açtı. İçinde gümüş bir broş vardı. Broş telkariyle işlenmişti. Ortasında küçük, kırmızı bir akik taşı duruyordu.

“Bunu nenen bana gelin olurken takmıştı,” dedi. “Rahmetli deden yapmış. Şimdi senin olsun.”

“Yadê, ben bunu takamam. Orası bir düğün evi değil.”

“Takacaksın. Göğsüne takmasan da yanında taşıyacaksın. Bu broş sana kim olduğunu hatırlatsın. Sen Gülizar'ın kızısın. Ömer Aydın'ın kızısın. Kimse senin başını eğdiremez.”

Broşu avucuma aldım. Gümüş, annemin elinin sıcaklığını taşıyordu.

Annem gittikten sonra uyuyamadım. Kalkıp çalışma masamın başına geçtim. Yarım kalmış küpeye baktım. İnce gümüş teller lambanın ışığında parlıyordu. Bir süre onlara dokunmadım. Sonra küçük bir bez çanta aldım. İçine cımbızımı, pensemi, bir makara gümüş teli ve yarım kalmış küpeyi koydum. Çantayı valizimin en dibine, kıyafetlerin altına sakladım.

Onlar beni alabilirdi. Adımı, evimi, ailemi elimden alabilirlerdi. Ama ellerimi alamazlardı.

Sabaha karşı telefonum bir kez titredi. Abimden bir sesli mesaj gelmişti. Parmaklarım titreyerek açtım.

Rozerin, duydum. Ceylan'ın kuzeni yazmış. Ben gelirim, ben teslim olurum. Sen gitme. N'olur gitme.

Sesi ağlamaktan boğuk çıkıyordu. Mesajı dinledim, bir daha dinledim. Sonra ona yazdım.

Gelme abi. Gelirsen seni vururlar. Ceylan'a iyi bak. Benim bedelim boşa gitmesin.

Mesajı gönderdim ve telefonu kapattım. Pencereden dışarı baktım. Midyat'ın kubbeleri, minareleri ve çan kuleleri karanlıkta yan yana duruyordu. Bu şehir yüzyıllardır farklı inançları, farklı dilleri aynı taşların üstünde taşımıştı. Ama iki aşiretin kinini taşıyamamıştı.

Uygulamada reklamsız oku