MyStoryBölüm 1 / 43

Bölüm 1 / 43

Mardinli Kuma (Tamamlandı)

Mardinli Kuma (Tamamlandı)

Bölüm
43
Puan
5.0
Okunma
1.0K

Elif 1

ELİF

Mardin'de sabahlar ezanla başlar. Bizim evde ise sabahlar annemin öksürüğüyle başlardı.

O sabah da öyle oldu. Annem tandırın başında ekmek çevirirken boğuk boğuk öksürüyordu. Ben damda çamaşır asıyordum. Aşağıda Mezopotamya Ovası sisin altında uyuyordu. Bal rengi taş evler, minareler ve dar sokaklar güneşle birlikte yavaş yavaş ısınıyordu.

Bu manzarayı çok severdim. Bazen elimdeki işi bırakır, uzun uzun ovaya bakardım. Ovanın sonunda başka bir dünya var gibi gelirdi bana. Orada kimse kimseye bağırmıyordu. Orada kızlar okula gidiyordu.

"Elif! Kızım, in aşağı!"

Annemin sesi telaşlıydı. Elimdeki yorganı ipe attım, mandalları sıkıştırdım ve merdivenlerden indim.

"Ne oldu ana?"

"Misafir gelecekmiş. Baban haber yolladı. Evi derle, kahveyi hazırla."

"Kim geliyor?"

Annem cevap vermedi. Gözlerini benden kaçırdı ve hamura döndü. Annemin bir şey sakladığını hemen anlardım. Annem yalan söyleyemezdi. O yüzden hiç konuşmazdı.

"Ana, kim geliyor dedim."

"İstanbul'dan biri. Babanın eski bir tanıdığının hanımı."

"İstanbul'dan bize ne?"

"Bilmiyorum kızım. Sen işini yap."

Küçük kız kardeşim Zehra mutfağın kapısında belirdi. On iki yaşındaydı ama gözleri yaşından büyüktü. Bu evde çocuklar erken büyürdü.

"Abla, babam sabah Hatice Teyze'yle konuşuyordu. Senin adını söylediler."

Annem elindeki oklavayı tezgâha vurdu.

"Zehra! Git kardeşini kaldır. Okula geç kalacak."

Zehra yüzünü buruşturdu ama gitti. Ben annemin yanına çöktüm.

"Ana, Hatice Teyze görücülük yapar. Bunu bütün mahalle bilir. Beni mi istemeye geliyorlar?"

Annem uzun bir süre sustu. Sonra burnunu çekti.

"Baban biliyor kızım. Ben bir şey bilmem."

O gün evi süpürürken ellerim titriyordu. Babamın borçlarını biliyordum. Kuyumcu dükkânını kaybettiğinden beri tefeci Şükrü Ağa'ya borçlanmıştı. Borç büyüdükçe babam küçülmüş, küçüldükçe sertleşmişti. Önceleri sadece bağırırdı. Son bir yılda eli de kalkar olmuştu.

Öğleden sonra kapı çalındı. Hatice Teyze önde, arkasında uzun boylu, şık bir kadın içeri girdi. Kadının üstünde açık renk bir pardösü vardı. Boynundaki inci kolye taş duvarlarımızın arasında yabancı duruyordu.

"Hoş geldiniz," dedim ve elini öptüm.

Kadın beni tepeden tırnağa süzdü. Sanki bir kumaşı inceliyordu.

"Hoş bulduk kızım. Adın Elif mi?"

"Evet efendim."

"Kaç yaşındasın?"

"Yirmi."

"Okudun mu?"

"Liseyi bitirdim. Üniversiteyi de kazanmıştım ama..."

Babam boğazını temizledi. Sustum.

"Okumanın kıza ne faydası var Nezahat Hanım," dedi babam. "Kız dediğin evini bilir, büyüğünü bilir."

Nezahat Hanım hafifçe gülümsedi ama o gülümseme gözlerine ulaşmadı.

Kahveleri getirdim. Tepsiyi tutan ellerim hâlâ titriyordu. Fincanı bırakırken Nezahat Hanım elimi tuttu ve avucumu çevirdi.

"Elleri nasırlı," dedi Hatice Teyze'ye dönerek. "Demek çalışkan."

"Mardin kızları çalışkan olur hanımım," dedi Hatice Teyze. "Hem sağlıklıdır hem de doğurgandır. Bizim Elif'in annesi dört doğurdu, maşallah."

Doğurgan.

O kelime kulağımda çınladı. İnsanı insan yapan şeyler arasında doğurganlık hiç aklıma gelmemişti. Pazarda bir koyun satarken de böyle konuşurlardı.

"Elif, sen içeri geç kızım," dedi annem.

İçeri geçtim ama kapıyı tam kapatmadım. Zehra yanıma sokuldu. İkimiz aralıktan dinledik.

"Oğlum evli Abdülkadir Efendi," dedi Nezahat Hanım. "Bunu baştan söyleyeyim. Gelinim yıllardır çocuk doğuramıyor. Doktor doktor gezdik. Olmadı. Kocam torun görmeden ölmek istemiyor. Ben de istemiyorum."

"Anlıyorum hanımım."

"İmam nikâhı kıyılacak. Kız bizim yalıda yaşayacak. Hiçbir eksiği olmayacak. Çocuk olunca da Kaplan soyadını taşıyacak."

Zehra elimi sıktı. Ben nefes alamıyordum.

Kuma.

Beni kuma olarak istiyorlardı.

"Başlık meselesine gelince," dedi Nezahat Hanım. "Şükrü Ağa'ya olan borcunuzu biliyoruz. Hepsini kapatacağız. Üstüne de dükkânınızı yeniden açacak kadar para vereceğiz."

Babam bir süre konuşmadı. Sonra sesini duydum. Yıllardır o sesi böyle duymamıştım. Sanki biri boğazındaki ipi gevşetmişti.

"Allah razı olsun hanımım. Kızım sizindir."

Kapıyı açıp salona daldım. Ne yaptığımı düşünmedim bile.

"Ben razı değilim!"

Herkes bana döndü. Nezahat Hanım kaşlarını kaldırdı. Hatice Teyze dizine vurdu. Annem ayağa kalktı ama yerinden kıpırdayamadı.

"Elif, içeri gir," dedi babam. Sesi alçaktı. Alçak olduğu için daha korkunçtu.

"Girmeyeceğim baba. Ben kimsenin kuması olmam. Evli bir adamın evine ikinci kadın olarak gitmem."

Nezahat Hanım çantasını aldı ve ayağa kalktı.

"Abdülkadir Efendi, anlaşılan önce sizin kızınızla konuşmanız gerek. Ben iki gün daha Mardin'deyim. Hatice Hanım'la haber yollayın."

"Merak etmeyin hanımım. Kız razı olur."

Kapı kapandı. Babam pencereden misafirlerin sokağın sonunda kaybolmasını bekledi. Sonra bana döndü.

İlk tokat sol yanağıma indi. Dengemi kaybedip sedire düştüm. Kulağımda bir uğultu başladı.

"Sen kim oluyorsun da benim sözümü elin karısının önünde çiğniyorsun?"

"Baba, beni satıyorsun!"

İkinci tokat dudağımı patlattı. Ağzımda tuzlu bir tat vardı.

"Abdülkadir, yapma!" Annem babamın kolunu tuttu. "Kızımızı öldüreceksin!"

Babam annemi bir kol hareketiyle itti. Annem duvara çarptı ve yere çöktü. Zehra kapının arkasında ağlıyordu.

"Sizin yüzünüzden," dedi babam. "Sizin yüzünüzden bu hâldeyim! Beş boğaz besliyorum. Şükrü Ağa evi elimden alacak. Sokakta mı kalalım?"

"Ben çalışırım baba. Dantel yaparım, satarım. Garbis Usta bana iş verir. Telkari öğrenirim..."

Babam güldü. Kahkahası taş duvarlarda yankılandı.

"Senin danteline mi kalacağım? Kaplanlar benim bir yılda kazanacağımdan fazlasını bir kızın başlığına veriyor. Sen de bana dantelden bahsediyorsun."

Saçımdan tuttu. Beni avluya, oradan merdivenlerden aşağı sürükledi. Ayaklarım basamaklara çarpıyordu. Bağırmak istedim ama sesim çıkmadı.

Evin altında eski bir ambar vardı. Dedemden kalmaydı. Eskiden içinde bulgur, mercimek ve pekmez küpleri dururdu. Şimdi boş çuvallar ve kırık sandıklar vardı. Babam kapıyı açtı ve beni içeri itti.

"Aklın başına gelene kadar burada kalacaksın."

"Baba, lütfen!"

Kapı kapandı. Sürgünün sesini duydum. Sonra asma kilidin şıkırtısını.

Karanlık birden üstüme çöktü. Sadece kapının üstündeki küçük, demir parmaklıklı pencereden ince bir ışık sızıyordu. Taşlar soğuk ve nemliydi. Her yer küf kokuyordu.

Dizlerimi göğsüme çekip köşeye oturdum. Ağlamamaya çalıştım. Ağlarsam kendimi kaybedecekmişim gibi geliyordu.

Akşam oldu. Yukarıdan sofranın sesleri geldi. Kaşık sesleri, babamın öksürüğü ve en küçüğümüz Hamza'nın sesi.

"Ablam nerede?"

"Ablan cezalı," dedi babam. "Yemeğini ye."

Gece soğuk bastırdı. Mardin'de günler sıcak, geceler serindir. Ambarın taşları gündüzün sıcağını hiç tutmamıştı. Bir çuvalı üstüme çektim. Çuval toz ve fare kokuyordu. Bir köşede bir şey tıkırdıyordu. Korkudan gözlerimi kapatamadım.

Sabaha karşı pencerede bir gölge belirdi.

"Elif... Kızım, uyanık mısın?"

Annemdi. Kalkıp pencereye gittim. Annem parmaklıkların arasından elini uzattı. Yanağıma dokundu.

"Ana..."

"Sus kızım. Baban uyuyor. Sesini duymasın."

"Ana, beni buradan çıkar."

"Anahtar onun cebinde kızım. Yastığının altında yatıyor."

Annemin gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Ay ışığında yüzünü gördüm. Alnında bir morluk vardı. Duvara çarptığı yer şişmişti.

"Ana, sana da mı vurdu?"

"Benim için üzülme. Ben alışkınım."

Bu cümle bıçak gibi içime saplandı. Annem yirmi bir yıldır alışıyordu. Ben de mi alışacaktım?

"Ana, ne yapayım ben? İstemiyorum. Adam evli. Karısı var. Ben onların arasına nasıl girerim?"

Annem bir süre sustu.

"Kızım, kadın kısmının elinde ne var ki? Ben de istemedim babanı. Babam beni on altısında verdi. Kimse bana sormadı."

"Ama ben sorulmak istiyorum ana."

Annem hıçkırdı. Elini çekip ağzını kapattı.

"Allah'ım, ben bu kıza ne diyeyim?"

Yukarıda bir kapı gıcırdadı. Annem korkuyla geri çekildi.

"Gitmem lazım. Dayan kızım. Dayan."

Gölge kayboldu. Pencerede yalnızca yıldızlar kaldı.

İkinci gün daha zordu. Midem kazınıyordu. Dudağımdaki yara kabuk bağlamıştı. Babam sabah bir kez geldi. Kapının önünde durdu ama kapıyı açmadı.

"Kararını verdin mi?"

"Vermedim baba."

"O zaman bekle."

Öğlen güneş tepeye çıktığında ambar biraz ısındı. Uyuyakalmışım. Rüyamda Diyarbakır'daki üniversitenin bahçesindeydim. Elimde kitaplar vardı. Küçük bir çocuk "Öğretmenim!" diye bana koşuyordu. Uyandığımda yanaklarım ıslaktı.

Uygulamada reklamsız oku