MyStoryBölüm 3 / 20

Bölüm 3 / 20

3-

BÖLÜM 3: SESSİZ GECE

Mala Haydo’nun kapısında yaşanan o meşum gecenin sabahı, Diyarbakır’ın üzerine ağır, yapış yapış ve utanç dolu bir sis gibi çöktü. Köyün dedikodu çarkı, Güneydoğu’nun o kavurucu güneşi daha ufukta belirip kerpiç duvarları ısıtmadan evvel dönmeye başlamıştı bile. Kuyunun başında su çeken kızlardan kahvehanede tahta sandalyeleri çekip kırık tahta masalara oturan yaşlılara kadar herkes aynı şeyi konuşuyordu: Reşo’ların mavi gözlü, çapkın Agit’i, kendisinden altı yaş büyük, aksak ve çiçek bozuğu Zöhre tarafından reddedilmişti. Zöhre sadece reddetmekle kalmamış, komşu köyün gariban delikanlısı Halil’e olan sevdası uğruna Agit’i herkesin içinde çulsuzlukla, işe yaramazlıkla suçlamıştı.

Agit o sabah evden çıkamadı. Kerpiç evin soğuk, nemli odasında, duvarın dibine çekilmiş bir şilteye uzanmış, tavandaki merteklerin üzerindeki toz tanelerini sayıyordu. Gözlerindeki o muzip, kendine güvenen pırıltı tamamen sönmüş; yerini kor gibi yanan sert, soğuk bir nefrete bırakmıştı. İçindeki yangın öyle büyüktü ki, göğsü her nefes alışında daralıyor, boğazına oturan o ağır ukde bir türlü erimiyordu.

Öğleye doğru babası Ahmo ile annesi Haco çaresiz bir kabullenişle Mala Haydo’nun şartlarına razı oldular. Madem Zöhre başkasını seviyordu ve Agit’i istememişti, Haydo Ağa da kızının adının daha fazla lekelenmesini istemeyerek Halil’in ailesine haber göndermişti. Halil garibandı, toprağı yoktu ama başı önde, çalışkan bir gençti. Haydo Ağa, üç beş baş hayvan ve küçük bir tarla karşılığında Zöhre’yi Halil’e vermeyi kabul etti. Köyde yıldırım hızıyla bir kına ve nikah hazırlığı başladı. Zöhre ile Halil’in düğün davulları, Agit’in gururunun enkazı üzerinde çalınacaktı.

Aynı günün akşamüstü, Agit köye daha fazla dayanamayarak dışarı fırladı. Yasak saatleri yaklaşıyordu ama umurunda değildi. Kahvehanenin önünden geçerken Ekrem’in kahkahası sokağı çınlattı. Siyah lüks arabasının kaputuna yaslanmış olan Ekrem, Agit’i görünce sesini yükseltti:

"Ooo, bizim mavi gözlü damat adayı geçiyor! Ne oldu Agit, Zöhre Abla’n sana yüz vermedi mi? Biz seni çapkın bilirdik, meğerse çirkin kızlar bile seni beğenmiyormuş!"

Kahvedekilerden birkaç cılız kıkırdama yükseldi. Agit durdu. Mavi gözleri bir anda buz tuttu. Ekrem’in üzerine yürümek, o şımarık suratını dağıtmak için yumruklarını sıktı. Ama tam o sırada Şefik araya girdi, Agit’in kolundan tuttu:

"Kurbanın olayım Agit, uyma şuna! Askerler sokakta, başını belaya sokma, yürü gidelim!"

Agit, Şefik’in sürüklemesiyle oradan uzaklaştı. Köyün dışındaki o tepeye çıktıklarında Agit yere çöktü, hırsından toprağı yumrukladı. Ellerinin derisi soyuldu, kanadı ama hissettiği acı içindeki yangının yanında hiç kalırdı.

"Şefik," dedi Agit, sesi fısıltı gibi ama çelik kadar sert çıkarak. "Ben bu köyde daha fazla kalamam. Bu yokluk, bu aşağılanma benim ruhumu öldürüyor. Ben gideceğim."

"Nereye gideceksin Agit? Şehirde ne yapacaksın, elinde meslek mi var?"

"Şehir değil..." dedi Agit, gözlerini batmakta olan güneşin kızıllığına dikerek. "Daha uzaklara. Avrupa’ya. Amcamın oğlu Mahmut kaçak yoldan Hollanda’ya gitmişti geçen yıl. Bir yolunu bulup ben de gideceğim. Ya o gavur memleketinde paramla bir adam olup döneceğim ya da leşim gelecektir buraya."

Zöhre ile Halil’in düğünü, 12 Eylül darbesinin sıkıyönetim gölgesi altında, sessiz sedasız ama Agit’in yüreğini dağlayan bir davul sesiyle yapıldı. Zöhre, muradına ermişti; sevdiği adam Halil’in elini tutmuş, Mala Haydo’nun sağladığı imkanlarla küçük bir kerpiç eve yerleşmişti. Düğün günü Agit evden dışarı adımını atmadı. Kardeşlerinin neşeli fısıltılarını, annesinin iç çekişlerini duymamak için başını yorganın altına sakladı.

Düğünün ertesi gecesi Agit için artık dönüşü olmayan yolculuk başladı. Amcasının oğlu Mahmut’a kasabadaki postaneden bir telefon açmış, durumunu anlatmıştı. Mahmut, İstanbul’daki kaçakçılar üzerinden bir kamyon kasasında Bulgaristan, oradan da Almanya üzerinden Hollanda’ya geçiş için bir yol ayarlayabileceğini söylemişti. Ancak bunun için ciddi bir para gerekiyordu.

Agit, annesi Haco’nun yıllardır yastık altında sakladığı, babasından bile gizlediği iki adet burma bileziği ve yakın arkadaşı Şefik’in tarlasındaki tek ineği satıp getirdiği parayı aldı. Annesinin ellerine sarıldı, gözyaşlarını sildi.

"Bana hakkını helal et ana," dedi Agit. "Bu gariban evden bir çulsuz olarak çıkıyorum ama dönerken herkes bu Agit’in önünde ceket ilikleyecek. Ya o ağaların, o kızların alay eden gözlerini parayla kör edeceğim ya da geri gelmeyeceğim."

Haco oğlunun mavi gözlerine baktı, bağrına bastı. Agit, gece yarısı köyün arka yollarından süzülerek kasabaya giden ilk minibüse bindi. Arkasında bıraktığı şey sadece çocukluğu, yokluğu ve gururu kırılmış sevdaları değildi; aynı zamanda eski Agit’ti.

İstanbul’un karanlık ve rutubetli hanlarında geçen iki haftalık belirsiz bekleme sürecinin ardından, Agit bir tırın dondurucu kasasında, sebze kasalarının arasına gizlenerek Avrupa yoluna koyuldu. Günlerce süren, açlığın, soğuğun ve ölüm korkusunun hüküm sürdüğü o zifiri karanlık yolculuk boyunca Agit’in zihninde tek bir imge vardı: Mala Haydo’nun evinde Zöhre’nin ona haykırdığı o aşağılayıcı sözler ve Ekrem’in kahkahası. O nefret, Agit’i dondurucu soğukta bile sıcak tutan tek yakıttı.

1981 yılının karlı bir kış sabahında Agit, Hollanda’nın Amsterdam şehrine ayak bastı.

Kırmızı tuğlalı evleri, kanalları, bisikletlileri ve puslu havasıyla Amsterdam, Diyarbakır’ın kurak ve tozlu yapısına fersah fersah uzaktı. Amcasının oğlu Mahmut, Agit’i şehrin kenar mahallelerinden birinde, Göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı rutubetli bir bodrum katında karşıladı.

"Burada hayat zordur Agit," dedi Mahmut, ona sıcak bir çay uzatırken. "Kaçaksın. Polise yakalanırsan anında sınır dışı ederler. Ya fabrikada köpek gibi günde elli saat çalışıp üç kuruş alacaksın ya da..."

"Ya da ne?" diye sordu Agit. Mavi gözlerindeki hırs, Mahmut’u bile ürkütmüştü.

"Ya da bu şehrin karanlık sokaklarına gireceksin. Hollanda’da her şey serbest görünür ama kuralları serttir. Esrar, ot, kaçak işler... Çok para vardır ama kellen her an koltuğundadır."

Agit hiç tereddüt etmedi: "Ben buraya fabrikada ömrümü çürütmeye gelmedim Mahmut. Bana paranın kestirme yolunu öğret."

Agit ilk birkaç ay bir Türk restoranında bulaşıkçılık yaparak şehre, dile ve ortama uyum sağlamaya çalıştı. Ancak gözü her zaman sokaktaydı. Amsterdam’ın arka sokaklarında, Türk ve Faslı çetelerin kontrolündeki esrar piyasası hızla büyüyordu. Agit, sert duruşu, korkusuzluğu ve esmer yüzündeki o dikkat çekici mavi gözleriyle kısa sürede sokaktaki aracıların dikkatini çekti.

Bir gece, çalıştığı restoranın arka sokağında çıkan bir kavgada, mahallenin büyük esrar tüccarlarından biri olan "Mardinli Hasan" lakaplı bir adama yardım etti. Hasan, rakip bir çetenin bıçaklı saldırısına uğramış, Agit gözünü kırpmadan araya girip saldırganları püskürtmüştü.

Mardinli Hasan, bu cesur ve gözü pek hemşehrisini kanatları altına aldı. Agit artık bulaşık yıkamıyordu. Hasan’ın "kuzey seraları" dediği, şehrin dışındaki gizli depolarda yetiştirilen esrarın dağıtımını üstlenmişti.

1985 yılının sonbaharında, Diyarbakır’ın ovaya bakan o tozlu köyüne dönüş ne bir davul zurnayla oldu ne de gürültülü bir gösteriyle.

Bir akşamüstü, kasabadan kalkan döküntü bir minibüs köyün girişindeki tozlu yolun kenarında durdu. Araçtan inen adamın sırtında eski, rengi solmuş bir sırt çantası, elinde ise yıpranmış bir valiz vardı. Üzerindeki sıradan ceket, uzun yolculuğun kırışıklıklarını taşıyordu.

Bu, Agit’ti.

Yıllar önce cebinde beş kuruşu olmadan, gururu ayaklar altına alınarak bu köyden kaçan Agit, Hollanda’dan geri dönmüştü. Ama ne altı lüks bir arabaydı ne de yanında korumaları vardı. Yine aynı gariban görünüşüyle, aynı tozlu yoldan yürüyordu. Fakat değişen çok önemli bir şey vardı: Mavi gözlerindeki o eski insani pırıltı tamamen yok olmuş, yerini donuk, tekinsiz ve sinsi bir bakışa bırakmıştı.

Agit, Hollanda’da büyük bir servet yapamamıştı. Avrupa’nın o soğuk sokaklarında, kaçak bir göçmen olarak tutunmaya çalışırken esrar kafelerinde, torbacıların yanında karın tokluğuna ve üç beş guilder karşılığında çalışmıştı. Büyük paralar kazanamamıştı belki ama bu işin nasıl döndüğünü, tohumun nasıl yeşertildiğini ve en önemlisi, bir insanı bu yeşil ota nasıl bağlayacağını çok iyi öğrenmişti.

Valizinin altındaki gizli astarın içinde, Hollanda’dan kaçırdığı genetiği değiştirilmiş, yüksek uyuşturucu etkisine sahip "Nederwiet" tohumları ve küçük paketler halinde hazırlanmış hazır esrar vardı. Agit’in amacı zenginlik gösterisi yapmak değildi; o, kendi sessiz intikamını köyün kılcallarına kadar sızarak alacaktı.

Agit’in eve dönüşü Reşo ailesinin kerpiç evinde büyük bir patırtı yaratmadı. Baba Ahmo iyice çökmüş, yatağa bağımlı hale gelmişti. Annesi Haco ise oğlunu karşısında görünce sarılıp ağladı ama Agit’in üstündeki o garip, yabancı kokuyu ve gözlerindeki donukluğu hemen fark etti.

"Geldin mi Agit’im?" dedi Haco, elleri titreyerek. "Neler yaptın gurbet elde? Zengin oldun mu, kurtardın mı kendini?"

Agit valizini köşeye koydu, derin bir nefes aldı. "Zenginlik kolay değil ana," dedi kısılan sesiyle. "Ama rızkımızı çıkaracak bir yol bulduk. Artık buralardayım."

Ertesi gün Agit köye indi. Ne kahvedekilere caka sattı ne de Ekrem’e laf attı. Sessizce bir köşeye oturdu, çayını söyledi. Ancak akşam çöktüğünde, köyün kuytu köşelerinde, duvar diplerinde bekleyen işsiz güçsüz gençlerin yanına yanaşmaya başladı.

O genç ki, 12 Eylül darbesinin getirdiği baskı, işsizlik ve geleceksizlik arasında sıkışıp kalmıştı. Agit cebinden çıkardığı küçük, kâğıda sarılı esrarı gençlere uzattı.

"Alın birer nefes çekin," dedi Agit, yüzündeki o tekinsiz gülümsemeyle. "Şehirde bunu millet büyük paralar verip içiyor. Size bedava. Dertlerinizi, fukaralığı unutursunuz."

Gençler önce tereddüt etti ama Agit’in ısrarıyla ilk nefesleri çektiler. Hollanda’dan gelen bu esrar, köyde daha önce bilinen yerli Hint kenevirinden çok daha güçlüydü. Zihni anında uyuşturuyor, insanı sahte bir rahatlamanın içine sürüklüyordu.

Birkaç hafta içinde Agit, planını tıkır tıkır işletmeye başladı.

Agit, getirdiği tohumları köyün dışındaki gözden uzak, kurumuş dere yatağının kenarındaki küçük bir alana ekti. Hollanda’da öğrendiği basit yetiştirme teknikleriyle tohumları filizlendirdi. Zaten amacı tonlarca esrar üretip tüccarlık yapmak değildi; onun hedefi kendi köyüydü.

Esrarı köylü gençlere son derece ucuz fiyata satmaya başladı. Kasabada bir paket sigara fiyatına, gençlere zihnini uyuşturan bu yeşil zehri veriyordu. Ucuzdu, ulaşılması kolaydı ve Agit her zaman köyün arkasındaki harabelerde onları bekliyordu.

Köyün gençleri kısa sürede Agit’in etrafında birikmeye başladı. Eskiden kahvehanede oturan, tarlada amelelik yapan, akşamları evine giden delikanlılar; şimdi gözleri kanlanmış, kafaları dumanlı bir şekilde harabelerde, kuytu duvar diplerinde Agit’in yolunu gözler olmuştu.

Agit onlar için bir kahraman değil, onları uyuşturan bir gölgeydi. Gençler cebindeki son üç beş kuruşu Agit’e veriyor, veremeyenler ise Agit’in getirdiği tohumları gizlice ekmek için ona amelelik yapıyordu.

Bu durumdan en çok etkilenenlerden biri de Seyran’ı alıp Agit’e nispet yapan Ekrem’in çevresi oldu. Ekrem’in yanında gezen, ona ağalık taslatan genç delikanlılar bile artık akşamları Agit’in yanına sızıyor, ucuz esrar alabilmek için Agit’in önünde eğiliyordu.

Agit bir gece, harabelerin orada esrar sattığı gençlerin arasında otururken Şefik çıkageldi. Şefik, gençlerin halini, gözlerindeki o boş bakışları görünce dehşete düştü.

"Agit! Ne yapıyorsun sen?" diye bağırdı Şefik, Agit’in yakasına yapışarak. "Bu çocuklara ne içiriyorsun? Köyün bütün gençleri afyonlanmış gibi dolaşıyor ortalıkta! Senin getirdiğin bu meret ne?"

Agit, Şefik’in elini yavaşça ve soğukkanlılıkla yakasından itti. Mavi gözlerini arkadaşına dikti.

"Sakin ol Şefik," dedi kısılan, tekinsiz sesiyle. "Ben kimseye zorla bir şey vermiyorum. Paralarını alıyorum, karşılığında onlara dertlerini unutturuyorum. Bu köyde başka yapacak ne var? Garibanlık var, yokluk var. Ben sadece onlara ucuz bir kaçış yolu veriyorum."

"Sen kaçış yolu vermiyorsun Agit, sen bu köyü zehirliyorsun!" dedi Şefik gözyaşları içinde. "Sen Zöhre’nin, Haydo Ağa’nın, Ekrem’in hırsını bu gariban çocuklardan çıkarıyorsun! Kendine gel!"

Agit arkasını döndü, tütününü yakarak karanlığa doğru bir nefes duman üfledi: "İşine bak Şefik. Benimle uğraşma."

Agit’in getirdiği bu ucuz zehir, Reşo ailesinin kendi evine de sızmakta gecikmedi.

Agit’in kendisinden küçük olan iki kardeşi, abilerinin odasında gizlediği esrar paketlerini bulmuş ve içmeye başlamışlardı. Bir gece annesi Haco, küçük oğlunun odada kendinden geçmiş bir halde, gözleri kaymış olarak yattığını görünce feryadı bastı.

Agit eve girdiğinde, annesi Haco ağlayarak Agit’in üzerine yürüdü.

"Ne getirdin sen bu eve Agit?" diye bağırdı annesi, göğsüne vurarak. "Hollanda’dan zehir mi getirdin? Kardeşlerin ne haldedir bak! Sen kendi ocağını mı yakacaksın?"

Agit kardeşine baktı. İçinde hafif bir sızlama hissetti ama o sızı anında yok oldu. Zihnindeki o kararmış gurur, her türlü vicdan duygusunu bastırmıştı.

"Bir şey olmaz ana," dedi düz bir sesle. "Alışırlar, geçer."

Agit, büyük paralar kazanmamıştı; son model arabalara binmiyordu, korumaları da yoktu. Üstü başı hala aynı gariban Agit’ti. Ama o, cebindeki Hollanda tohumlarıyla ve sattığı ucuz esrarla, kendisine vaktiyle tepeden bakan, onu çulsuz diye aşağılayan bu köyün gençliğini, geleceğini ve huzurunu yavaş yavaş uyuşturarak elinden alıyordu.

Güneydoğu’nun o küçük, tecrit edilmiş köyüne ilk esrarı getiren adam olmuştu Agit. Büyük bir baron olarak değil; köyünün sokaklarına ucuz zehir saçan, mavi gözlü, sessiz ve karanlık bir gölge olarak...

Uygulamada reklamsız oku