MyStoryBölüm 4 / 45

Bölüm 4 / 45

☘️ RIH'I AHMER 1.-YANKIYA DÖNÜŞMÜŞ RUHLAR ☘️

☘️ RIH'I AHMER 1.-YANKIYA DÖNÜŞMÜŞ RUHLAR

☘️İNSANI ACI YA DA AÇLIK ÖLDÜRMEZ. ONU ASIL ÖLDÜREN ÇARESİZLİK, YALNIZLIK VE VAZGEÇMEKTİR. ☘️

Salonun içindeki hava değişmişti. Kimse konuşmuyordu. Birkaç dakika önce odanın ortasında beliren cin hâlâ oradaydı. Gözleri insana benziyordu ama içinde insanlığa ait hiçbir iz yoktu. Kırmızı gözleriyle odadaki herkesi tek tek inceliyordu.

Sena istemsizce yutkundu. Hayatında ilk kez bir cinle karşılaşıyordu. İşin garip tarafıysa artık hiç şaşırmıyor ve korkmuyordu.

Haydar Hoca bastonuna dayanarak ayağa kalkmış, yüzünde sakin bir ifadeyle cine yaklaşmıştı.

"Mesajını teslim ettin. Söyleyeceğin başka bir şey var mı?"

Cin bakışlarını Sena’ya çevirmişti.

"Karar verildiğinde yol da seçilmiş olur."

Sesi insan sesine benziyordu ama içinde tuhaf bir yankı vardı. Sanki aynı anda birkaç kişi konuşuyordu.

Sena kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsun?”

Cin birkaç saniye sessiz kaldı. "Yakında anlayacaksın."

Sena derin bir nefes alarak.

"Bu dünyada bana kimse normal cevap vermeyecek mi?"

Sözleri odadaki gerginliği kısa süreliğine dağıtmıştı. Cin hariç herkes gülümsüyordu.

Cin elini kaldırmıştı. Odanın ortasındaki hava titriyordu. İnce siyah çizgiler boşlukta belirdi. Çizgiler birbirlerine dolanıyor, örümcek ağı gibi büyüyordu. Birkaç saniye sonra odanın ortasında siyah bir yarık açıldı. Cin karanlık yarığa doğru yürümeye başladı. Tam içeriye girecekken durdu, arkasına dönmeden konuştu.

"Karadere'ye vardığınızda...geç kalmış olabilirsiniz."

Sena'nın içindeki huzursuzluk giderek büyüdü.

"Ne demek istiyorsun?"

Cin cevap vermedi. Sonra bir anda karanlığın içine girerek gözden kayboldu. Yarık ise kısa sürede silinip yok oldu.

Salon yeniden eski hâline dönmüştü. Kimseden çıt çıkmıyordu. Yalnızca duvardaki saatin tik takları duyuluyordu. Sena elindeki görev kâğıdına bakıyordu. Kâğıtta yazan görev tahmin ettiklerinden daha zor olacaktı. Sonunda başını kaldırdı. Derin bir nefes aldı. Ve aklındaki soruyu sordu.

"Biriniz bana Rıh'ı Ahmer'i anlatabilir mi?"

Haydar Hoca tesbihini yavaşça avucunun içine aldı. Bakışlarını pencereye çevirdi. Dışarıda hava kararmaya başlamıştı. Yaşlı adamın yüzündeki ifade Sena'nın hiç hoşuna gitmemişti. Çünkü Haydar Hoca gerçekten korkuyordu.

"Rıh'ı Ahmer nedir? Güzel soru." diye mırıldandı ve bir süre sustu.

“Cinleri, ifritleri bilirsiniz. Rıh'ı Ahmer onlardan biri değildir. O musallat olmaz. Hayalet de değildir. Bir hastalık gibidir. Hatta daha da kötüsü. Çünkü hastalık sadece bedeni tüketir ama bu şey insanın umudunu. O insanların içine girmez. Onların içindeki boşluğu arar. Korku ve öfkeleriyle ilgilenmez. Onun ilgilendiği tek şey vardır. Umutsuzluk.

İnsan güçlüdür çok şeye dayanabilir. Ama umut bittiğinde önce yaşama isteği gider. Sonra gücü. Sonra da bedeni."

Bu sözler odanın içine ağır bir taş gibi düşmüştü. Karşılarına çıkacak şey beklediklerinin aksine bir canavar değil, felaketin ta kendisiydi.

Tam o sırada Sena’ya henüz teslim edilmiş olan olan, Varlıklar Kitabı titremeye başladı. Kalın kapağının altında bir hareketlilik görülüyordu. Sonra sayfaları kendi kendine açıldı. Sanki görünmeyen biri kitabı karıştırıyordu. Sayfalar kitabın ortalarına gelene kadar çevrilmeye devam etti, sonunda durdu. Sena korku içinde açılan sayfada yazanları okuyordu.

RIH'I AHMER: Kökeni bilinmeyen kadim bir varlıktır. Ne cinler âlemine ne de insan dünyasına aittir. Bulunduğu yerde yaşam yavaş yavaş solar. İlk belirtiler görünmezdir. İnsanlar yalnızca kendilerini yorgun hisseder. Sonra neşeleri kaybolur. Ardından umutları. En sonunda ise yaşama arzuları. Onun bulunduğu yerde hayvanlar bile yaşamaz.

Kadim inanışlarda, bu varlığın gelişinin üç büyük alameti vardır:

1-Kan Kokan Rüzgarlar: Fırtınasız ve durgun bir gecede aniden yüzlere vuran demir ve pas kokulu esinti, onun yaklaştığının ilk kanıtıdır. İnsanlar bu kokuyu aldığında evlerine kaçıp pencereleri bezlerle mühürlerler; çünkü bilirler ki Rıh-ı Ahmer o gece birisinin kanını kurutacaktır.

2-Kemiklerin İçindeki Islık Sesi: Bu kızıl rüzgâr insana çarptığında fiziksel bir iz bırakmaz. Ancak kurban, rüzgârın kendi kemiklerinin içinde, hatta iliklerinde estiğini hisseder. Kişi felç olup yatağa düştüğündeyse kulaklarında uzak çöllerden gelen kum fırtınasının ıslık sesi yankılanır.

3-Kızıllaşan Göz Akı: Bedenin ve iradenin tamamen teslim olduğunun geri dönülmez kanıtıdır. Kurbanın göz akları yavaş yavaş kırmızıya bulanır. Çevresindekiler onun çıldırdığını veya hastalandığını düşünürken, o aslında dünyayı kırmızı bir tülün arkasından görmeye başlamıştır.

Kırmızı sis görüldüğünde varlık orada demektir. Bu sis nem taşımaz. Canlıların üzerinde boğulma hissi yaratır. Uzun süre etkisi altında kalındığında hafıza kayıpları görülebilir. Bazı anılar silinebilir, yaşanan bazı olaylar unutulabilir. Bazı isimler de...”

Sena durmuştu. Yazı burada bozuluyordu. Mürekkep dağılmıştı. Sanki bu kısım birileri tarafından özellikle bozulmuştu. Bir sonraki sayfa da tamamen siyahtı. Ne yazı, ne sembol ne de bir işaret vardı. Sadece sayfanın üst kısmında yarım kalmış bir başlık.

“Rıh'ı Ahmer ile mücadelede yapılması gerekenler...”

Sena'nın içindeki umut bir anda sönmüştü. Tam savaşmanın yolunu bulduğunu düşünürken elleri boş kalmıştı. Ve karşılarına ne olduğunu bilmedikleri bir varlık çıkacaktı. Onu durdurmanın yoluysa sanki özellikle saklanıyordu.

Sessizliği sonunda Haydar Hoca bozmuştu. Son derece ciddi bir ifadeyle konuştu.

"Tamam. Önce yemeğimizi yiyelim."

Sena gözlerini kırpıştırdı. Elindeki görev kâğıdını havaya kaldırdı, sallıyordu.

"Ne yemek mi? Otuz dokuz hasta var. Yedi kişi ölmüş. Ne olduğu belli olmayan kadim bir yaratığın peşine düşmek üzereyiz. Sen hâlâ yemek mi diyorsun?""

Haydar Hoca sakinliğini bozmadan.

"Evet kızım? Yemek yiyelim diyorum. Aç karınla kahraman olunmuyor."

Bu söz odadaki gerginliği dağıtmaya yetmişti. Haydar Hoca'nın yüzünde muzip bir gülümseme belirdi.

"Nasıl normal insan olunur kitabını okuyup hatim etmiş olabilirim. Bu arada Youtube da bir sürü video seyrettim. Size enfes yemekler hazırlayacağım." Diyerek mutfağa doğru yöneldi.

Çok geçmeden yayılan enfes yemek kokuları bütün evi doldurmuştu. Haydar Hoca tüm hünerlerini sergiliyordu. Morvan ve Nerina ise karşılıklı oturmuş birbirlerini izliyordu.

Sena bunu fark edince, "Ne yapıyorsunuz?" diye sordu

Nerina hiç düşünmeden cevap verdi. "Onu inceliyorum."

Morvan meraklı bir şekilde sordu. "Beni neden inceliyorsun?"

"Çünkü insan olmadığını söylüyorlar."

Kerem boğulacak gibi öksürdü. Haydar Hoca gülmeye başladı.

Morvan ise birkaç saniye boyunca boş gözlerle kadına baktı. Sonra ciddi bir sesle, "Ben de seni inceliyorum." Dedi.

Bu kez şaşırma sırası Nerina'daydı. "Neden ki?"

Morvan hiç istifini bozmadan, “Çünkü çekirdeği kabuğuyla yiyorsun."

Masadaki herkes kahkahaya boğuldu.

Daha düne kadar insanları anlamayan bu iki canlı, şimdi masanın en büyük eğlencesi olmuştu. Sanırım insan olma rehberi işe yarıyordu.

Nerina hâlâ şaşkındı. Elindeki çekirdeğe bakıyordu.

"Bir dakika...Kabuğunu yemiyor muyuz?"

Birkaç dakika sonra bu defa da Morvan'ın başı derde girmişti. Masadaki hamburgere uzun süre bakmıştı. Sonra şüpheyle ekmeği kaldırdı. Marulu inceledi. Köfteyi çevirdi. Sonra hepsini yeniden üst üste koydu. Yüzündeki ifade giderek karmaşıklaştı.

"Neden ayrı ayrı pişirip sonra üst üste koyuyorsunuz?"

Bu kez Sena masaya kapanarak gülmeye başladı. Nerina da oh olsun der gibi gülüyordu.

Masadaki tabaklar boşalmıştı. Ama Morvan hâlâ hamburgerin mantığını çözmeye çalışıyordu.

Nerina ise çekirdeğin yalnızca içinin yenildiğini öğrendiği için kendini kandırılmış hissediyordu.

Haydar Hoca sandalyesine yaslanmış tesbih çekiyordu. Yüzünde huzurlu bir ifade vardı. Sanki biraz önce dünyanın sonunu konuşan kişi kendisi değilmiş gibi görünüyordu.

Sena onları izlerken hafifçe gülümsedi. Garipti. Bu evde geçirdiği her gün ona biraz daha normal gelmeye başlamıştı. Oysa hiçbir şey normal değildi. Ama her şeye rağmen gülüyorlardı. Sena bunun ne kadar değerli olduğunu biliyordu. Çünkü Haydar Hoca'nın anlattığı varlık tam da insanlardan bunları çalmak istiyordu. Mutluluk ve umut.

Haydar Hoca masaya hafifçe vurdu.

"Evlatlar... Karadere bizi bekliyor. Haydi iş başına."

Masanın üzerine haritalar açıldı. Dizüstü bilgisayarlar getirildi. Not defterleri ortaya çıktı. Sena elindeki kalemle masanın başına geçmişti. İlk görevi planlıyorlardı.

Kerem ekrana bakıyordu.

"Karadere elli dakika önce yine haber olmuş. Üç kişi daha hastaneye kaldırılmış. Doktorlar tanı koyamamış. Hastaların ortak bir rahatsızlığı yok. Kan sonuçları temiz. Enfeksiyon, zehirlenme, hiçbir şey yok."

Nerina sessizce mırıldandı. "Ama ölüyorlar."

Kimse cevap vermedi. Çünkü sorun tam olarak buydu. Sena önündeki görev kâğıdına baktı. Otuz dokuz hasta. Yedi ölü. Belki şimdi daha fazlası vardı. Bu artık bir macera değildi. Birilerinin hayatı söz konusuydu.

Tam o sırada masanın üzerindeki Varlıklar Kitabı yeniden titremeye başladı. Herkes aynı anda ona dönmüştü. Sayfalar kendi kendine açılmaya başlamıştı. Durduğunda bu defa yalnızca tek bir satır yazıyordu.

“Karadere'ye vardığınızda güneş batmış olacak. İlk gece dışarı çıkmayın.”

Haydar Hoca'nın yüzü değişmişti. Gözlerini kitaptan ayırmadan mırıldandı. "Bu bir tavsiye değil. Uyarı."

Sessizlik birkaç dakika daha sürdü. Sena etrafına bakıyordu. Sonra aklına bir anda bir şey geldi.

"Bir dakika...Herkes nerede yatacak?"

Kısa süre içinde odalar ayarlanmıştı. Herkes dinlenmek için odasına çekildi. Sadece Kerem çalışıyordu. Sena merdivenlerden inerken onu gördü. Karşısındaki sandalyeye oturdu. Bir süre sessizce haritalara baktılar. Karadere. Bu isim artık ikisinin de zihnine yerleşmişti.

Kerem ekrana dokundu.

"Köyün nüfusu son beş yılda yarı yarıya düşmüş. Hep gençler gitmiş. Gitmişler ama nereye gittiklerini kimse bilmiyor, yeni adres beyanları da verilmemiş."

Tam o sırada yukarıdan Haydar Hoca'nın sesi duyuldu.

"Gece gece çalışıp durmayın."

Yaşlı adam merdivenlerin başında durmuş onlara bakıyordu.

"Yarın yola çıkacağız. Dinlenin. Rıh'ı Ahmer siz uyurken kaçmayacak."

Birkaç dakika sonra herkes yatmıştı.

Sabah ezanının sesi evin içinde duyulurken ilk uyanan Haydar Hoca oldu. Ardından Kerem. İkisi cemaat olmuş namaz kılıyordu. Sonra sırayla herkes uyanmıştı.

Ev yavaş yavaş hareketleniyordu. Mutfaktan çay kokusu geliyordu. Kahvaltı beklenenden daha sessiz geçmişti. Herkes masadaydı ama hepsinin aklı başka yerdeydi.

Kahvaltıdan sonra hazırlıklar başladı. Çantalar kontrol edildi. Telefonlar şarj edildi. Su şişeleri dolduruldu. Yarım saat içinde herkes hazırdı.

Sabah güneşi gökyüzünü aydınlatırken araba şehirden uzaklaşıyordu. İlk başlarda her şey normaldi. Trafik, binalar, insanlar. Sonra yavaş yavaş şehir geride kaldı. Yerini ormanlar, dar yollar, yeşil tepeler ve sessizlik aldı.

Nerina bütün yol boyunca camdan dışarı bakmıştı. Ağaçları izliyordu. Bazen gülümsüyor. Bazen kaşlarını çatıyordu.

Sena sonunda dayanamadı. "Nerina neler oluyor?"

Kadın gözlerini yoldan ayırmadan cevap verdi. "Bir şeyler yanlış."

Kerem ona döndü. "Yanlış olan ne?"

"Ormanda ses yok."

Nerina haklıydı. Rüzgâr vardı. Ağaçlar vardı. Ama hiçbir ses duyulmuyordu. Bu sessizlik doğal olamazdı.

Haydar Hoca'nın yüzü ciddileşti. "Yaklaşıyoruz."

Bir süre sonra radyoda cızırtılar duyulmaya başladı. Kerem birkaç kez istasyon değiştirmişti ama sonuç aynıydı. Sadece boğuk sesler, anlamsız uğultular duyuluyordu. Ardından telefonlar çekmemeye başladı.

Morvan dışarıyı izliyordu. Birden konuştu.

"Gökyüzüne bakın."

Herkes başını kaldırmıştı. Renkler değişiyordu. Mavi gökyüzü yavaş yavaş soluyordu. Tam o sırada Nerina doğruldu. Yüzü bembeyaz olmuştu.

"Dur." Diye bağırdı.

Sena hemen frene bastı. Araba yavaşça durdu. "Ne oldu?"

Nerina ön camı gösterdi. “Sis.”

İnce bir sis tabakası yolun üzerine çökmüştü. Ama bu sıradan bir sis değildi. Nerina camı biraz daha açtı. Derin bir nefes aldı. Sonra yüzü değişti. "Havada nem yok."

Arabadaki herkes sustu. Haydar Hoca gözlerini kapatmıştı. Ve çok sessiz bir şekilde:

"Allah yardımcımız olsun.” diye mırıldandı.

Tam o sırada yolun ortasında simsiyah bir köpek belirdi. Kemikleri sayılacak kadar zayıftı. Arabanın önünde durmuş onlara bakıyordu. Sena korna çalıyordu ama hayvan umursamıyordu. Sonra köpek başını kaldırdı ve onlara baktı. Herkes dehşete kapılmışı çünkü gözleri kıpkırmızıydı.

Motor aniden durdu. Radyo ve telefonlar tamamen kapandı. Köpek birkaç saniye daha onlara baktıktan sonra konuşmaya başladı.

“Çok geç kaldınız.”

Korkudan kimse nefes alamıyordu. Birkaç saniye geçmişti ki köpek olduğu yerde yığılıp kaldı. Herkes o öldü mü diye düşünürken, yere yığılan köpek bir hayalmiş gibi silinerek gözden kayboldu.

Haydar Hoca yüksek sesle

"İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Dedi ve arkasından Âyetel Kürsî okumaya başladı. Dakikalar sonra motor yeniden çalışmaya başladı.

Yollarına devam ediyorlardı. Sis giderek yoğunlaşıyor, yol daralıyordu. Ve birkaç viraj sonra tabela göründü.

“KARADERE KÖYÜ”

Ama tabelanın altında başka bir şey daha yazıyordu. Kırmızı boya ile alelacele yazışmış bir yazı.

“GELMEYİN”

Araba köyün içine doğru ağır ağır ilerlemeye başlamıştı. Köyün ilk evleri görülüyordu. Taş duvarlar, eski derme çatma çatılar ve dar sokaklar. Her şey normaldi ama bir şeyler eksikti. Hayat. Bir köyde olması gereken sesler yoktu. Çocuklar oynamıyordu. Kadınlar kapı önlerinde oturmuyordu. Yaşlılar kahvehanede sohbet etmiyordu. Hatta kedi ve köpekler bile yoktu.

Sena yavaşladı. "Bu çok garip."

Tam o sırada bir pencerenin perdesi aralandı. İçeriden yaşlı bir kadın onlara bakıyordu. Kadının yüzü korkuyla doluydu. Göz göze geldikleri anda perdeyi hızlıca kapattı. Araba ilerledikçe hep aynı şey oluyordu. İnsanlar önce bakıyor. Sonra saklanıyordu. Köydekiler gelişlerinden memnun kalmamıştı.

Birkaç dakika sonra köy meydanına ulaştılar. Meydanda kimseler yoktu. Ortada yaşlı bir çınar ağacı yükseliyordu. Dalları köyün yarısını gölgesinde bırakacak kadar büyüktü. Haydar Hoca ağacı görünce duraksadı. Bakışları birkaç saniye boyunca ağacın gövdesinde kaldı. Ama hiçbir şey söylemedi. Tam o sırada meydanın diğer ucunda bir adam göründü. Yavaş adımlarla onlara doğru geliyordu.

Yaklaşık altmış yaşlarında, yüzü yorgun, omuzları çökmüş biriydi. Ama bakışlarında garip bir sıcaklık vardı. Adam yaklaşınca başındaki kasketini çıkardı.

"Hoş geldiniz." Dedi nazik bir sesle.

"Ben Mustafa Çetin. Karadere’nin muhtarı."

Herkes arabadan inmiş, tanışmışlardı. Muhtara sağlık heyeti olduklarını, köydeki hastalığın tespiti için geldiklerini söylemişlerdi. Durumdan memnun kalan muhtarsa onlara kalacakları bir yer arama telaşına düşmüştü.

Arabayı park edip, köyün dar sokaklarında yürümeye başladılar. Sena karşılaştığı insanları dikkatlice izliyordu.

"İnsanlar çok tedirgin." Dedi Muhtara bakarak.

Muhtar yürümeyi bırakmadan cevap verdi. "Tedirginlik geçti."

Sena kaşlarını çattı “Nasıl yani?"

Adam acı acı gülümsedi. "İlk zamanlar korkuyorlardı. Ama sonra alıştılar."

Bu cevap hiçbirinin hoşuna gitmemişti. Çünkü korkudan sonra gelen şey cesaret değil, vazgeçmekti. Birkaç dakika sonra iki katlı eski bir evin önünde durdular. Bahçesinde yaşlı bir ceviz ağacı vardı. Pencereleri açık, bacası tütüyordu. Muhtar kapıya vuruyordu.

Kapıyı ellili yaşlarda, geniş omuzlu bir adam açmıştı. Yüzünde samimi bir gülümseme vardı. Gözlerinin altındaki morluklar dikkat çekiyordu. Sanki haftalardır doğru düzgün uyumuyordu.

Muhtar adama, "Hüseyin sana misafir getirdim." dedi

Gelenlere gülümseyerek bakan adam. "Hoş geldiniz." Diyordu.

Birer birer tokalaştılar. Hüseyin muhtarın erkek kardeşiydi. Tavırları abisinin aksine oldukça sevecendi.

"Tam da yemek hazırlamıştım. Haydi sofraya buyurun beraber yiyelim. Sonra da size yatacağınız yerleri göstereyim.”

Misafirler bu samimi sözlerle eve kabul edilmişti. Bir köyde olmanın en güzel tarafı da buydu. Her hanede mutlaka yatacak bir yer olurdu.

Evde verdikleri kısa bir moladan sonra keşif için köyü gezmeye başladılar. Muhtar da onlara eşlik ediyordu. Gezdikleri her evde aynı hikâye konuşuluyordu.

Yorgunum. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Sabah uyanmak istemiyorum. Yemek yemek istemiyorum. Konuşmak istemiyorum.

Sanki bütün köy aynı cümleleri ezberlemişti. Gün ilerledikçe hepsinin içindeki huzursuzluk giderek büyümüştü.

Birden yaşlı bir adam onlara doğru seslendi.

"Bekir'i gördünüz mü?"

Muhtar sorudan tedirgin olmuştu. Sonra başını iki yana salladı.

Yaşlı adam korkulu gözlerle etrafına bakındı. Sonra kısık bir sesle konuştu.

"Köyde ilk değişen oydu. Eskiden gülerdi, konuşurdu, şakalaşırdı. Sonra.”

Yaşlı adamın gözleri değirmene doğru kaydı. Ormanın içindeki eski yapıya.

"Sonra değirmene taşındı. Ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı."

Tam o sırada kalabalığın içinden biri çığlık duyuldu.

"Hepsi Bekir yüzünden!" diye söyleniyorlardı.

Ses köy meydanından geliyordu. Herkes koşarak meydanda toplanmıştı. Tüm gözler yerde yatan adamdaydı.

“Ali'de.”

Kimse bir şey demiyordu. Verdikleri tepki bu kadardı. Sanki ölü bir adam görmek doğalmış gibi izliyorlardı Sena'nın içi ürpermişti. Çünkü ilk kez korkudan daha kötü bir şey görüyordu. Vazgeçmiş insanlar.

Tam o sırada Sena başını kaldırdı. Ormanın içindeki o eski değirmene baktı. Pencerelerden birinde soluk sarı bir ışık yanıyordu. Sanki birileri oradan bakıyor, onları izliyordu. Ve sanki Karadere'nin bütün sırları o değirmenin içinde saklanıyordu. Sena kararını vermişti. Yarın değirmene gidilecekti.

Sabah Karadere'ye ağır ağır doğuyordu. Ama bu sabahın içinde huzur yoktu. Sena bunu pencereyi açtığında hissetmişti.

Kahvaltı çok sessiz geçmişti. Kimsenin aklında yemek yoktu. Masadaki herkes aynı şeyi düşünüyordu. Değirmen, Bekir. Ve köyün üzerinde dolaşan görünmez felaket.

Sonunda Kerem ayağa kalktı. "Haydi gidelim."

Haydar Hoca bastonuna dayanarak doğruldu.

"Ben burada kalacağım. Birinin köyü izlemesi gerekiyor.

Muhtar meydanın karşısında durmuş onları izliyordu. Yüzü her zamanki gibi yorgundu. Ama bu defa onda farklı bir şey daha vardı, tedirginlik.

"Bir şey olursa haber gönderin. Dedi Haydar Hoca.

Morvan hafifçe homurdandı.

"Umarım haber gönderecek kadar vaktimiz olur."

Köyden ayrılıp ormana girdiklerinde hava değişmeye başladı. Ağaçlar sıklaşıyor, güneş ışığı dalların arasından güçlükle geçiyordu. Yol giderek daralıyordu.

Nerina birkaç kez durup etrafı dinledi. Sonunda: "Bir şey bizi izliyor." Diyerek diğerlerine baktı.

Kimse şaşırmamıştı. Çünkü onlar da hissediyordu.

Yarım saat sonra değirmen göründü. Eski taş yapı ormanın ortasında tek başına duruyordu. Yelkenleri yıllardır dönmemiş gibiydi. Duvarların bir kısmı çatlamış, pencerelerin çoğu kırılmıştı. Ama bir tanesinde hâlâ ışık yanıyordu. Dün gece gördükleri ışık.

Sena'nın kalbi hızlandı. "İşte orası."

Değirmene yaklaştıkça içinden bir ses duyuluyordu. Bir şeyler devriliyor, ayak sesleri duyuluyordu. Sonra birden tüm sesler sustu, camda görülen ışık söndü.

Değirmenin kapısında Kerem öne geçti. Omuzlayarak ittirdiği kapı gıcırdayarak açıldı. İçerisi karanlıktı. Ağır bir toz kokusu vardı. Ve terk edilmiş yerlerde hissedilen o garip yalnızlık.

Tam içeri girecekleri sırada yukarıdan bir ses duyuldu. Kısık, yorgun, korkmuş.

" Çok geç kaldınız. Buradan gidin.”

Sena'nın kalbi bir an duracak gibi oldu. Çünkü aynı cümleyi daha önce de sislerin içindeki köpekten duymuştu.

Merdivenlerin başında bir adam duruyordu. Zayıf, bitkin. Gözleri morarmıştı. Sanki haftalardır uyumamıştı. Adam korkuyla onlara bakıyordu.

"Bekir..." diye fısıldadı Sena.

Adam bakışlarında yılgınlık vardı.

"Hayır.” dedi titreyen bir sesle. "Ben artık Bekir değilim. Onun bir yankısıyım."

Sanki bu cümleyi yüzlerce kez söylemişti. Ve artık kendisi bile Bekir olmadığını düşünüyordu. İşin garip tarafıysa gerçekten çok korkuyordu. Bir suçlunun korkusu değildi bu. Av durumunda olan birinin korkusuydu.

Kerem yavaşça öne çıktı. “Burada neden saklanıyorsun?"

Bekir'in yüzü bir anda gerildi.

"Çünkü saklanmazsam beni buluyor. Kırmızı adam beni buluyor.”

Adamın elleri titremeye başlamıştı. Sonra devam etti.

"Bir süre sonra... Rüyalar bitmedi. Uyanıkken de görmeye başladım. Sonra köydeki insanların seslerini duydum. Ölmüş insanların, yaşayanların, hepsinin. Gece gündüz benimle konuşuyorlardı. Hiç susmuyorlardı.”

Sena'nın tüyleri diken diken olmuştu. "Bu yüzden mi köyden ayrıldın?"

Bekir yavaşça başını salladı.

"Başta onları korumak istedim. Sonra da kendimi. En sonunda kaçtım. İlk kurban benim sanıyordum. Ama yanılmışım. Seçtiği başkasıymış. “

Bu sözlerden sonra değirmenin içinde tuhaf bir gıcırtı duyuldu.

Herkes aynı anda yukarıya baktı. Eski ahşap kirişlerden biri sanki hareket etmişti. Birisi üst katta yürüyordu. Bekir’in yüzündeki bütün renkler çekildi. Adam geriye doğru sendeledi. Sesi titriyordu. Ağlamaklı bir sesle fısıldadı. "Geldi."

Sena'nın boğazı kurudu. "Kim geldi?"

Bekir'in cevabı yalnızca iki kelimeydi. "Kırmızı adam."

Tam o anda değirmenin üst katından kulakları sağır eden, insana ait olmayan bir çığlık duyuldu. Bütün bina sarsılıyordu. Değirmenin içindeki hava bir anda soğumuştu. Nefesler verirken ağızlardan buhar çıkıyordu.

Bir anda yukarıdan siyah bir gölge üzerlerine fırladı. Herkes bir adım geri çekilmişti. Gölge tam önlerindeki moloz yığınına çarpmıştı. Eski ahşap döşemeler parçalanmış, toz bulutu yükselmişti.

Toz dağılınca yaratık göründü. Sena ürperdi. Yaratık insana benziyordu ama insan değildi. Kolları normalden uzundu. Parmaklarının uçları pençeler halindeydi. Yüzünün olması gereken yerdeyse sadece karanlık vardı. Sanki yüzü silinmişti. Yaratık başını kaldırdı aykırı bir sesle güldü.

"Seni bulduuuuum..." Baktığı kişi... Bekir'di.

Bekir korkuyla geriye çekildi. "Hayır! Ben değilim!" diyordu.

Yaratık ona doğru ilerlemeye başladı. Morvan anında gölgenin üzerine atıldı. İnsan gücünü aşan bir kuvvetle birbirlerine saldırıyorlardı. Değirmenin içi savaş alanına dönmüştü.

Nerina iki elini yere bastırmış, gözlerini kapatmıştı. Tahta döşemelerin arasından ince kökler yükselmeye başladı. Yılan gibi hareket ederek yaratığın ayaklarına dolanıyordu. Yaratık öfkeyle kükredi. Bütün değirmen yeniden sarsıldı.

Morvan bu fırsatı kaçıramazdı. Bir hamlede yaratığı göğsünden yakaladı ve duvara yapıştırdı. Tam “yakaladım seni” diyecekken, karanlık beden bir anda dağılarak tavanın çatlaklarına doğru yükselmeye başladı. Yaratık saniyeler içinde gözden kaybolmuştu.

Bekir dizlerinin üzerine çökmüş ağlıyordu.

"Size söylemiştim. Çok geç kaldınız. Benim için artık çok geç. Yankılar için çok geç."

Adam Kendini kaybetmişti ben artık bir yankıyım diyordu. Ona kimse cevap verememişti. Tek bir şey yapabilirlerdi. Onu düştüğü bu kaybolmuşluk çukurundan çıkarmak.

Morvan hala tavana bakıyordu "Onu takip edemiyorum." Diye söylendi.

Nerina yavaşça ayağa kalktı "Takip edemezsin. Çünkü o burada değildi. O yalnızca bir izdi."

Birkaç dakika önce yaşananlar herkesin aklını karıştırmıştı. Yaratık onları ya da Bekir’i öldürmek istememişti. Sanki sadece görünmek istemişti ya da onları oyalamak. Peki ne için? Bu düşünce herkesi germişti.

Dönüş yolu oldukça sessizdi. Kimse konuşmuyordu. Köy meydanı görünmeye başladığında garipliği fark eden Kerem’ di.

"Bir şeyler olmuş."

Meydanda insanlar toplanmıştı. Muhtar kalabalığın önünde duruyordu. Yüzü kireç gibi bembeyazdı. Onları görünce istemsizce birkaç adım öne atıldı.

“Geldiniz mi?”

Sena hemen sordu. "Neler oluyor?"

Muhtar güçlükle konuşabildi. "Bekir öldü."

Sena duyduklarını anlamaya çalışıyordu.

"Daha onunla az önce konuştuk. Nasıl öldü?"

Muhtar başını kaldırdı. Sesi titriyordu. "Hayır. Konuşmadınız.”

Kerem öfkelenerek araya girdi.

"Ne demek konuşmadınız? Hepimiz değirmendeydik. Onunla konuştuk."

Birden kalabalık iki yana açıldı. Sağlık ocağından çıkan genç bir doktor göründü. Yüzü solgundu. Elinde birkaç dosya vardı. Doktor doğrudan Sena'ya baktı. Sonra yavaşça konuştu.

"Bekir Yıldız bugün bulunmadı. Öldüğünde değirmendeydi ve tek başınaydı. Ve...En az üç gündür de morgda."

Doktorun söylediklerinden sonra herkes donup kalmıştı. Az önce olmayan yaratık ve olmayan Bekir’le mi konuşmuşlardı. Neler oluyordu böyle? Yoksa konuştukları Rıh’ı Ahmer miydi?

Kafalar karışık ve vücutlar yorgun bir halde eve dönmüşlerdi. O gece evde alışılmadık bir sessizlik vardı. Kimse şakalaşmıyor, gülmüyordu. Masadaki yemekler yarım kalmıştı. Herkes kara kara düşünüyordu. Özellikle de Sena. Bir şeyler eksikti. Bir parça. Bir ipucu. Ama henüz göremiyordu.

Gece ilerleyince birer birer odalarına çekildiler. Sena bir türlü uyuyamıyordu. Kafası karma karışıktı. Düşünceler zihnini gereğinden fazla meşgul ediyordu. Tam uykuya dalmak üzereyken aşağı kattan gelen bir sesle doğruldu. Birisi konuşuyordu.

Sena sessizce yataktan kalktı. Sesin geldiği yere doğru yürüyordu. Pencerenin önünde bir siluet duruyordu. Bu Muhtardı. Sırtı ona dönüktü. Dışarıya bakıyor, biriyle konuşuyordu. Ama görünürde kimse yoktu.

Sena'nın kalbi hızlanmıştı. Sessizce dinlemeye başladı. Muhtarın sesi titriyordu.

"Hayır...Henüz anlamadılar. Biraz daha zaman var."

Sanki karşısında biri varmış gibi davranıyordu.

Sena donup kaldı. Boğazı kurudu. Orada kiminle konuşuyordu?

Karşısındakine "Neden beni seçtin? Ben istemedim." Diyordu.

O an pencerenin camında sadece bir anlığına ikinci bir siluet görmüştü. Kıpkırmızı. İnsan şeklinde. Uzun ve İnce. Sena'nın gözleri büyüdü. Neler oluyordu böyle?

Ve işte tam o anda...Üst kattan bir çocuk çığlığı duyuldu.

"Anne! Anne o yine geldi!" diyordu.

Bu çığlık Hüseyin’in kızı Elif'in odasından geliyordu.

Evdeki herkes uyanmış kızın odasına koşmuştu. Odaya girdiklerinde küçük kız yatağının üzerinde oturuyor, bütün vücudu titriyordu. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Titreyen parmağıyla pencereyi gösteriyordu. "Oradaydı. Yine oradaydı!"

Haydar Hoca kızın yanına oturmuştu. "Ne gördün Elif? Orada olan neydi?"

Elif'in gözleri dolmuştu. "Kırmızı adam."

Yaşlı adam yumuşak bir sesle devam etti. "Kim bu kırmızı adam?"

Elif burnunu çekti. Sonra pencereye baktı. Sanki onu hala görüyordu.

"Uzun. Çok uzun. Kırmızı. Hiç gülmüyor."

Haydar Hoca sordu, "Peki ne yapıyor?"

Elif ürperdi. "Beni izliyor. Bazen konuşuyor. Bazen isimler söylüyor."

Küçük kız parmağını kaldırdı doğrudan muhtarı işaret ederek,

"En çok onu seviyor." Dedi.

Elif gözlerini muhtardan ayırmıyordu.

"Her gece geliyor. Her gece onunla konuşuyor. Kırmızı adam en çok onu seviyor."

Muhtar'ın yüzü bembeyaz olmuştu.

Kimse konuşamadı. Çünkü o an Sena'nın zihnindeki bütün parçalar yer değiştirmeye başlamıştı. Belki de başından beri yanlış kişiyi arıyorlardı. Şimdi bütün oklar bir kişiyi gösteriyordu.

“Muhtarı.”

Sabah olduğunda köyün üzerindeki kasvet değişmemişti. Kahvaltı sırasında yine kimse konuşmuyordu. Tam Sena çayından bir yudum almıştı ki kapı vuruldu. Hüseyin kapıya yöneldi. Bir süre sonra içeri yaşlı bir kadın girdi. Kadın doğrudan Sena'ya bakıyordu.

"Arayan kişi sen misin? Sonunda geldin."

Yaşlı kadın yavaşça elindeki bez çantayı masaya bıraktı. Sonra sandalyeye oturdu. Haydar Hoca dikkatle kadını izliyordu.

"Siz kimsiniz?"

Kadın ona baktı. "Hatice ben. Eski imamın kardeşi."

Odanın içindeki hava değişti. Haydar Hoca doğruldu. "Eski imam mı?"

Kadın başını salladı. "Evet Rahmetli Hasan Hoca’nın."

Sonra yaşlı kadın çantanın içinden eski bir defter çıkardı. Yavaşça Sena'nın önüne koydu. Sena dikkatle deftere bakıyordu.

"Bu defter nedir?"

Hatice kadın kısık bir sesle konuştu.

"Köyümüzün günahları. Kardeşim ölmeden önce bunu saklamamı istedi. Bir gün biri gelirse, doğru soruları sorarsa ona ver dedi."

Sena yavaşça defteri açtı. Defter on sekiz yıl öncesinden bahsediyordu ve bir sayfanın üstünde büyük harflerle yazılmış şu cümle vardı.

“Bugün onu ilk kez gördüm.”

Bir sonraki sayfadaysa, "İlk etkilenen kişiyi buldum." Mustafa Çetin.”

Sena, Mustafa Çetin mi? Diyerek ürperdi.

“Yani...Muhtar.”

Defterin bir sonraki sayfasındaysa şu satırlar yazıyordu:

“Eğer bu satırları okuyorsanız...Çınarın altını kazın.”

Uygulamada reklamsız oku