Bölüm 2 / 7
Yarım Kalan Bir Kahve
Aşiretin baskısından kaçmayı başarmıştı Zelal.
Mardin’in taş duvarları arasında sıkışıp kalmayı reddetmiş, hayallerinin peşinden giderek Muğla’da kendine bambaşka bir hayat kurmuştu. Artık hem okuyor hem çalışıyordu.
Muğla onun için yalnızca bir şehir değil, ilk kez özgürce nefes alabildiği yerdi. Burada kimsenin gölgesinde yaşamıyor; kendi kararlarını kendi alıyor, hayatını dilediği gibi şekillendiriyordu.
Kumral saçları, bembeyaz teni ve yeşile çalan buğulu gözleriyle girdiği her ortamda dikkat çekiyordu; ancak onu asıl güzel yapan dış görünüşü değil, dimdik duruşu ve hayata sımsıkı tutunma isteğiydi.
Hemşirelik üçüncü sınıf öğrencisi olan Zelal, stajını Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Kadın Doğum Servisi’nde yapıyordu.
Hakan’la da orada tanışmıştı.
Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Hakan, otuzlu yaşlarının başında; karizmatik duruşu, sakin tavırları ve mesleğine duyduğu saygıyla hastanenin en sevilen doktorlarından biriydi. Hastaları ona güveniyor, birlikte çalışanlar ise soğukkanlılığına hayranlık duyuyordu.
İlk zamanlarda Hakan için Zelal yalnızca çalışkan bir stajyerdi. Fakat günler geçtikçe bu düşünce değişti. Genç kızın yalnızca göz alıcı güzelliği değil; merhameti, kararlılığı ve gözlerindeki yaşam sevinci de onu farkında olmadan kendine çekmeye başlamıştı.
Kısa bir bakış, masum bir gülümseme ve koridorda edilen birkaç cümle… Henüz adı konmamış duygular, ikisinin de kalbine sessizce yerleşmişti.
O gün servis her zamankinden daha sakindi. Zelal elindeki hasta dosyalarını düzenlerken Hakan yanına geldi.
— Bugün çıkışın kaçta?
Başını kaldırıp.
— Beşte, hocam.
Hakan hafifçe başını salladı.
— Bugün bana ‘hocam’ deme.
Zelal şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
— Neden?
— Çünkü mesai bitince doktorun olmayacağım.
Genç kız gülümseyerek kollarını göğsünde birleştirdi.
— Peki ne olacaksınız?
Hakan birkaç saniye sustu, bakışlarını ondan ayırmadan konuştu:
— Belki de seninle kahve içmek isteyen biri.
Zelal’in yanaklarına hafif bir kızıllık yayıldı.
— Ciddi misiniz?
— Hem de hiç olmadığım kadar.
Aralarına tatlı bir sessizlik çöktü. Koridordan geçen insan seslerine rağmen ikisi de birbirinden gözlerini alamıyordu.
— Ya kabul etmezsem?
Hakan hafifçe omuz silkti.
— O zaman en azından cesaret edip sormuş olurum.
Zelal, dudaklarına yayılan tebessüme engel olamadı.
— Bence o kadar cesursanız cevabımı da duyabilirsiniz.
Hakan’ın gözlerinde sıcak bir parıltı belirdi.
— Bu… umut var demek mi?
Zelal başını hafifçe eğdi.
— Belki…
Tam o sırada doğumhaneden telaşlı bir ses yükseldi:
— Hocam!
Genç ebe nefes nefese yanlarına geldi.
— Doğum başladı.
Hakan istemeyerek geri çekildi.
— Sanırım konuşmamız yine yarım kaldı.
Zelal başını salladı.
— Ben kaçmıyorum.
Hakan’ın bakışları yumuşadı.
— Bunu duymak güzel. Öyleyse bir söz ver.
Zelal merakla baktı.
— Niçin ?
— Kahveyi ertelemeyeceğiz.
Zelal’in gözleri ışıldadı.
— Söz.
Hakan hafifçe başını salladı.
— İki hafta sonra…
Arkasını dönüp doğumhaneye doğru yürüdü. Zelal ise olduğu yerde kaldı; kalbi ilk kez böylesine umutla çarpıyordu.
Henüz ikisi de bilmiyordu; iki hafta sonrasını bekleyen yalnızca bir kahve değildi. Verilen o masum söz, kaderin acımasız bir oyunu yüzünden yarım kalacaktı.
O akşam Zelal, yoğun geçen günün ardından yorgun adımlarla evine döndü. Küçük apartman dairesinin kapısını kapatır kapatmaz sırtını kapıya yasladı.
Dudaklarında farkında olmadan bir tebessüm belirdi; uzun zamandır ilk kez geleceğe dair bu kadar güzel hayaller kurmuştu.
Üzerini değiştirdikten sonra mutfağa geçip kendine bir fincan kahve hazırladı ve bardağı eline alıp pencerenin önüne geçti.
Muğla’nın serin gece rüzgârı yüzüne dokunurken sokaklardan yükselen kahkahaları dinledi. Bu şehir ona yalnızca bir hayat değil, özgürlüğünü de vermişti.
Yine de yüreğinin bir köşesi hâlâ Mardin’deydi. En çok da babasında…
Ferhat Erbey, kızının üniversite okumak için Muğla’ya gitmesine en başından beri karşı çıkmış, “Kız kısmının okuyup da ne yapacağını?” diyerek aylarca direnmişti.
Zelal ise hayatında ilk kez babasının karşısına geçmiş, hayallerinden vazgeçmeyeceğini haykırmıştı.
O günden sonra Ferhat Erbey susmuş, öfkesini sessizliğe gömerek kızını affetmemişti.
Zelal de evden ayrıldığı günden beri onunla tek kelime konuşamamıştı. Annesi Efnan’la ara sıra gizlice konuşuyor, o görüşmeler de birkaç dakikayı geçmiyordu.
İkiz kardeşleri Merdan ile Baran’ı, ablası Leyla’yı, çocukluğunun geçtiği taş avluyu… Hepsini çok özlüyordu.
Bir gün okulunu bitirecek, mesleğini eline alacak ve ailesinin karşısına güçlü bir kadın olarak çıkacaktı. Belki o gün babası da onunla gurur duyardı.
Bu düşünceyle fincanını dudaklarına götürdüğü sırada telefon çaldı. Sessizliği yaran o keskin zil sesi, yüreğine tarifsiz bir sıkıntı düşürdü. İrkildi, gözleri saate kaydı:
03.00.
Kaşları istemsizce çatıldı; bu saatte gelen hiçbir telefon iyi haber getirmezdi.
Telefonun ekranına baktığı an nefesi kesildi:
Annem…
Kalbi göğsüne sığmayacak kadar hızlı atmaya başladı. Annesi onu gecenin bir yarısı hiç aramazdı, üstelik son konuşmalarının üzerinden neredeyse bir ay geçmişti. Titreyen parmaklarıyla telefonu açtı.
— Anne…
Karşı taraftan yalnızca boğuk hıçkırıklar geliyordu.
— Anne… konuş.
Uzun bir sessizliğin ardından Efnan’ın
titreyen sesi duyuldu:
— Zelal…
— Ne oldu?
— Kızım…
— Allah aşkına söyle, ne oldu?
Kadının nefesi kesiliyor, cümleleri gözyaşlarının arasında kayboluyordu.
— Baban…
Zelal’in nefesi boğazında düğümlendi.
— Babama ne oldu?
Efnan ağlamasına engel olamıyordu.
— Kızım… babanın durumu çok ağır.
Zelal’in parmaklarının arasından kayan fincan, sert bir sesle yere çarptı. Porselen parçaları mutfağın zeminine saçılırken, annesinin titreyen sesi kulaklarında çınlamaya devam ediyordu.
— Doktorlar… çok umutlu konuşmuyor. N’olur hemen eve gel. Baban seni görmek istiyor. Geç kalma…
Telefon kapandı. Zelal olduğu yere çöktü; bütün dünya sanki büyük bir sessizliğe gömülmüştü.
Gözlerinden yaşlar durmadan akıyordu. Tek isteği, yıllardır tek kelime konuşamadığı babasını son kez görebilmekti.