MyStoryMyStory
Kınasız Kuma

Kınasız Kuma

Romantik Dram

6 okunma8 bölüm · ~2 saat🌹 Romantik

Ağanın deli eşine kuma olmayı ben istemedim.

Ağanın deli karısına bakıcı, kızlarına anne, ağaya bir erkek evlat doğurmak için seçilmişti Avşin. Oysa kimse ona sormamıştı, başkasının yuvasına kuma olmaya razı mıydı?

İlk 5 bölüm web'de ücretsiz · toplam 8 bölüm

1. Bölüm

Avşin 1

**AVŞİN**

Sınav sonuçları sabah saat onda açıklanacaktı. Ben dokuzu çeyrek geçe telefonu elime almıştım ve ekran kararmasın diye her yarım dakikada bir parmağımla dokunuyordum.

Evde sesim duyulmasın diye banyoya kapanmıştım. Bizim evde kilitlenebilen tek kapı banyonun kapısıydı. Lavabonun kenarına oturmuş, dizlerimi göğsüme çekmiştim. Dışarıdan Rüzgâr'ın duvara vurduğu topun sesi geliyordu. Zelal ona her vuruşta “Babam duyacak” diye fısıldıyordu ama Rüzgâr dokuz yaşındaydı ve babamın o saatte evde olmadığını bizim kadar iyi biliyordu.

Annem sabah altıda Koroğlu konağına gitmişti. Babam dün gece eve gelmemişti. Bu, bizim evde herkesin rahat nefes aldığı nadir sabahlardan biri demekti.

Saat ona bir dakika kala site açılmaz oldu. Sayfayı yeniledim, yine açılmadı. Tırnağımı dişlerimin arasına aldım. Annem görse elime vururdu. Sonra ekranda adım belirdi, altında da bir satır yazı.

Gaziantep Üniversitesi, Bilgisayar Mühendisliği.

Satırı üç kez okudum. Dördüncüde gözlerim doldu ve yazı bulanıklaştı.

İki yıl boyunca mahalledeki ilkokul çocuklarına matematik dersi vermiştim. Kimisinin annesi bana elli lira veriyordu, kimisi bir tabak dolma yolluyordu. Paraları dolabın en alt çekmecesindeki eski bir çorabın içinde biriktirmiştim. Üç bin dört yüz elli lira olmuştu. Gaziantep'e otobüs bileti iki yüz liraydı. Yurt başvurusunu, bursu, yarı zamanlı işi tek tek hesaplamıştım. Babamın bu hesabın hiçbir yerinde yeri yoktu.

Kapıya hafifçe vuruldu.

“Abla, açıkladılar mı?”

Kapıyı açtım. Zelal'in yüzüne bakınca bir şey söylememe gerek kalmadı. Telefonu elimden aldı, ekrana baktı ve ağzını iki eliyle kapattı. Bağırmak istiyordu, biliyordum. Biz o evde sevinmeyi bile sessiz yapmayı öğrenmiştik. Birbirimize sarılıp olduğumuz yerde zıpladık. Rüzgâr koridordan koşarak geldi ve neye sevindiğimizi bilmeden bacaklarıma sarıldı.

“Mühendis olacak,” dedi Zelal ona. “Ablan bilgisayar mühendisi olacak.”

Rüzgâr kaşlarını çattı. “Bilgisayar mı yapacak?”

“Bilgisayarın içindeki şeyleri yapacağım,” dedim ve saçlarını karıştırdım.

O sırada dış kapının kilidinde anahtar döndü.

Üçümüz de aynı anda durduk. Rüzgâr'ın kollarının bacağımda gevşediğini hissettim. Babam hiçbir zaman öğleden önce eve gelmezdi. Gelse de kapıyı bu kadar sakin açmazdı.

Babam içeri girdi. Ayağında yeni ayakkabılar vardı. Bunu ilk iş olarak fark etmem tuhaftı ama o ayakkabılar ucuz değildi. Üstünde de ütülü bir gömlek vardı. Yüzünde, ona yıllardır görmediğim bir rahatlık vardı.

“Ne o, cenazede misiniz?” dedi ve terliklerini aradı.

Kimse cevap vermedi. Zelal, Rüzgâr'ın elini tutup mutfağa doğru çekti. Ben telefonu arkama saklamaya çalıştım ama babam gözünü elimden ayırmadı.

“Annen söylemedi mi sana?”

“Neyi?”

Divana oturdu, sigarasını yaktı. Bir süre dumanı tavana üfledi. Sonra bana baktı.

“Koroğlular seni istedi. Verdim.”

Kelimeleri tek tek duydum ama bir cümle olarak anlamam zaman aldı. Koroğlu konağı annemin on iki yıldır temizlik yaptığı, mutfağında ekmek yaptığı evdi. Ben o evin mutfağına annemin peşinden birkaç kez girmiştim. Fahriye Hanım beni her gördüğünde “Kız büyümüş, artık işe yarar” derdi.

“Kime?” dedim. Sesim kendi kulağıma bile yabancı geldi.

“Bertan Bey'e.”

“Bertan Bey evli.”

“Karısı deli,” dedi babam, sanki havadan bahsediyormuş gibi. “Hastaneye kapattılar. Adamın iki kızı ortada kaldı. Erkek evladı da yok. Ağa, oğluna ikinci kadın arıyor. Bizim kızdan iyisini mi bulacak?”

İkinci kadın. Kuma.

Mahallede kuma giden kızları bilirdim. İkisinin düğününe gitmiştim. İkisinin de yüzü düğün boyunca hiç gülmemişti.

“Ben üniversiteyi kazandım,” dedim. Telefonu öne uzattım, sanki ekrandaki o satır onu ikna edecekmiş gibi. “Gaziantep'te. Bilgisayar mühendisliği. Burs alırım, çalışırım, senden tek kuruş istemem.”

Babam telefonu elimden aldı. Ekrana uzun uzun baktı. Bir an, sadece bir an, yüzünde bir şey kıpırdadı sandım. Sonra güldü.

“Okusan ne olacak? Dört yıl sonra bir herifle kaçıp gideceksin. Ben de elimde diplomanın fotokopisiyle kalacağım.”

Telefonu duvara fırlattı. Ekran parçaları kilimin üstüne saçıldı.

“Parayı aldım,” dedi. “Harcadım bile. Cumartesi günü konağa gideceksin.”

“Gitmeyeceğim.”

Bu kelimeyi babama ilk kez söylüyordum. Annem bile ona hiçbir zaman hayır dememişti. Zelal'in mutfak kapısında donup kaldığını gördüm.

Babam sigarasını tablaya bastırdı. Ayağa kalkarken acele etmedi, kemerini çıkarırken de acele etmedi. Zelal, Rüzgâr'ı içeri itti ve kapıyı kapattı. Kapının arkasından Rüzgâr'ın ağladığını duydum.

Ondan sonrasını uzun uzun anlatmayacağım. Babam yorulana kadar vurdu. Ben ağlamamak için dudağımı ısırdım ve dudağım kanadı. Sonunda beni kolumdan tutup odama sürükledi, kapıyı dışarıdan kilitledi ve anahtarı cebine koydu.

“Kafan yerine gelince açarım,” dedi.

Üç gün o odada kaldım.

İlk gece annem kapının önüne oturdu. Ben de içeriden kapının dibine oturdum. Aramızda bir tahta vardı ama sesini kulağımın dibinde duyuyordum.

“Ben istemedim kızım,” dedi. “Fahriye Hanım bana sordu. Ben hayır dedim. Ayşe, kızını veriyor musun dedi, ben kızım okuyacak dedim. Baban gitmiş, Ağa'ya kendisi söz vermiş. Parayı da almış.”

“Ne kadar?”

Annem cevap vermedi.

“Anne, ne kadar?”

“Bilmiyorum,” dedi. Sesindeki titremeden bildiğini anladım. Sormadım. Benim fiyatımı bilmek istemedim.

İkinci gün Zelal kapının altından bana bir şişe su ve iki dilim ekmek itti. Babam evdeydi ve Zelal bunu yaparken yakalansa ne olacağını ikimiz de biliyorduk. Kapının altındaki aralıktan parmaklarının ucunu gördüm. Parmaklarımı uzatıp onunkilere dokundum. Bir süre öyle kaldık.

Üçüncü gece babam yine eve gelmedi. Zelal gece yarısı kapının altından bir şey itti. Eğilip aldım. Bir anahtardı.

“Annemin çantasındaki yedek,” diye fısıldadı. “Babamın haberi yok.”

“Zelal, sana bir şey yaparsa…”

“Git abla,” dedi. “Sen gidersen ben de bir gün giderim.”

Sabah ezanından önce kapıyı açtım. Dolabın alt çekmecesinden çorabı aldım. Paraların hepsi duruyordu. Babam o çekmeceyi hiç açmamıştı çünkü orada eski çoraplardan başka bir şey olabileceği aklına gelmemişti. Bir sırt çantasına iki tişört, bir pantolon ve diplomamı koydum. Zelal kapıda bana sarıldı. Rüzgâr uyuyordu. Onu öpmeye eğildim ama uyanır diye korktum ve vazgeçtim. Sonradan bunun için kendime çok kızdım.

Otogara yürüyerek gittim. Gökyüzü yeni ağarıyordu ve Urfa'nın ağustos sıcağı daha başlamamıştı. Gişedeki adam yüzümdeki morluğa baktı ama bir şey sormadı. Gaziantep'e giden ilk otobüs altı buçuktaydı. Bileti aldım, bekleme salonunun en köşesindeki sandalyeye oturdum ve çantamı kucağıma bastırdım.

Gaziantep'te kimseyi tanımıyordum. Okul eylülde başlayacaktı. Yurt başvuruları daha açılmamıştı. O sabah bunların hiçbirini düşünmedim. Tek düşündüğüm, otobüs kalkana kadar geçecek kırk dakikaydı.

Otobüs perona yanaştığında ayağa kalktım. Kapıya üç adım kalmıştı ki biri kolumu tuttu.

Babamın yanında Kel Rıza vardı. Rıza, babamın beraber içtiği adamlardan biriydi ve otogarda bilet satan yazıhanede çalışıyordu. Beni gişede görünce babamı aramıştı. Bunu sonradan öğrendim. O an tek bildiğim, kolumu tutan elin babamın eli olduğuydu.

Bağırmadı. Bağırmasından daha kötüsü, sakin kalmasıydı. Beni kolumdan çekerek salonun ortasından geçirdi. İnsanlar baktı. Bir kadın ayağa kalktı, sonra yanındaki adam onu kolundan tutup oturttu.

“Aile meselesi,” dedi adam. “Karışma.”

Eve kadar kimse bir şey demedi.

Kapıdan girdiğimizde Zelal ile Rüzgâr koridorda bekliyordu. Rüzgâr ağlamaktan şişmiş gözlerle bana bakıyordu. Babam beni divanın üstüne itti. Sonra Zelal'e döndü.

“Anahtarı sen mi verdin?”

Zelal başını eğdi.

Babam ona doğru bir adım attı. Ayağa fırladım ve aralarına girdim.

“O vermedi. Ben buldum.”

Babam bir süre ikimize baktı. Sonra Zelal'in çenesini parmaklarıyla tuttu ve yüzünü ışığa çevirdi. Kardeşim on beş yaşındaydı. Yüzü benimkinden daha yumuşaktı ve gözleri annemin gözleriydi.

“Bak kızım,” dedi bana, gözünü Zelal'den ayırmadan. “Ben Ağa'ya söz verdim. Parayı da aldım. Sen gitmezsen bu evden biri o konağa gider. On beşinde kız da gelin olur. Ağa ne der, bakarız.”

Zelal'in dudakları titredi.

O an anladım ki otobüse binsem bile hiçbir yere gidemeyecektim. Ben kaçarsam yerime Zelal'i verecekti. Bunu yapabilecek kadar alçak bir adam olduğunu, kendimi bildim bileli biliyordum.

“Giderim,” dedim.

Babam Zelal'in çenesini bıraktı.

“Akıllı kızsın,” dedi ve cebinden yeni bir sigara çıkardı.

O gece Zelal benim yatağımda uyudu. Sırtını sırtıma dayamıştı. Ağladığını omuzlarının sarsılmasından anladım ama dönüp bakmadım. Baksam ben de ağlayacaktım ve ağlarsam bir daha duramayacaktım.

“Abla,” dedi karanlıkta. “Benim yüzümden mi?”

“Hayır,” dedim. “Onun yüzünden.”

Çantamdaki biletin hâlâ orada olduğunu sabaha karşı hatırladım. Çıkarıp baktım. Kalkış saati altı buçuk, varış yeri Gaziantep. Bileti katlayıp diplomamın arasına koydum. Neden attığımı da neden saklamaya karar verdiğimi de o gece bilmiyordum.

Bölümler